28 Nisan 2012 Cumartesi

vurun amına koyayım!

vurun doktorları, vurun doktorlara!
gücünüz kime yetiyosa ona saldırın kuduz köpekler gibi.


geç kaldım belki biraz ama yazmazsam olmaz bu konuyu. girişten de anlaşılacağı gibi konu hekime şiddet. yapmam gereken o olmasına rağmen tarafsız bi şekilde düşünmüyorum, çünkü fikrimi değiştirmeyecek bu. kendi tarafımdan bakıcam olaya.




bugün okuldan çıkar çıkmaz hemen kütüphaneye gitmedim. 2 saat dinlendim önce yurtta. preklinik çıkışıydı, zihinsel yorgunluktan çok bedensel yorgunluk oluyo. uyumadım çünkü uyursam istediğim saatte uyanamayabilirdim.

dinlendim, saat 6 gibi yemeğe gittim önce. kaşar peynirli domates çorbası için kaşar kalmamıştı, sorun değil. yoğurtlu patlıcan kızartması yerine sadece yoğurt kalmış, olsun. ekmekler yenmeyecek kadar sertleşmişti, ekmeksiz yerim ben de. yemekhanede yemeğimi yedikten sonra direkt kütüphaneye geçtim.

aslında gece 2'ye 3'e kadar çalışmayı düşünüyodum ama yarın sabah 9'da kahvaltıya giderim, oradan da kütüphaneye geçerim diye erken döndüm yurda. saat 00.30 falandı. yemek yiyeli bayağı oldu ve karnım acıktı.
kütüphanenin otomatlarında tatlı şeyler vardı hep, iyice içimi bayarlar diye almadım. dönüşte bi kafeyi açık gördüm, içeri girip "abi ekmek, lavaş gibi karın doyurucu şeyler var mı?" diye sordum. dur bakayım bi diyip yukarı çıktı.
o sırada başka bi adam da tadilat işi yapıyodu, okuduğum yeri, bölümü falan sordu hacettepe diş hekimliğinde okuyorum dedim, güzel bölüm seçmişsin dedi. geçen kızıma tel taktırdık, tahmin et ne kadar tuttu diye sordu. aşağı yukarı fiyatı bildiğimden 5000-6000 civarı olabilir dedim, 6000 tutmuş. iyi kazanıyosunuz dedi.
sorun yok gibi aslında ama var.
kimse iyi diş yapıyosunuz, çok rahat ettim demiyo, herkes parasal yönünde işin. dolgu yaparsın, ağrısını giderirsin, elaleme 100 liraya bi dolgu yaptı diye anlatırlar. ağrıyı gidermek kimsenin umrunda değil.
o ağrıyı gidermek için hekimin ne kadar çalıştığı umrunda değil kimsenin.
bi dolgudan 100 lira almadan önce yüzlerce dolguyu tek kuruş almadan, tüm malzemeleri kendi cebinden karşılayıp yaptığını düşünmezler.
onlar için önemli olan hekimin cücük kadar şeyden 100 lira almasıdır. gerisi kimin umrunda?

konuşmaya dönelim, 6000 lira vermiş ortodontik tedavi için. malzemeleri söz konusu paranın yanından bile geçmez belki ama o güne kadar harcanan emek için o para, iki metre tel için değil.
he asgari ücret alan kişi de emek harcıyor, neden aynı kazanmıyor? çünkü işi o yapmasa başkası yapacak. bi işi ne kadar çok kişi yapabilirse karşılığı o kadar azalıyo. kaç kişi ortodontist olabilmek için baştan bu kadar çaba sarfedebilir ki?

açıkçası adamın 6000 lira vermesi pek umrumda değildi (hatta hiç değildi), faydalı oldu mu diye sordum. düzeliyomuş. bana göre hekim o paranın her kuruşunu hak etmiştir.
he para konusunu hepimiz düşünürüz. ama hastaya yaklaşımda yarar sağlamaktan çok parayı düşünen birine kendimi emanet etmem ben. birilerine faydalı olmak için eğitim görüyoruz, başkalarını cüzdanına göz diktiğimiz için değil. tabi dışarında pek o gözle bakılmıyo.




sürekli sızlanmayacağım yok şöyle yok böyle diye yazı boyunca merak etmeyin, en baştaki konuya dönüyorum.
diş hekimliğinde okuyorum ve tıp fakültesinin (en azından hacettepe için) bundan çok çok daha zor olduğunu biliyorum. sen kalkıp yıllarını harcıyosun, birilerinin derdine çare bulmak, onları tekrar sağlıklarına kavuşturmak ve en önemlisi hayatlarını kurtarmak için senelerce köpek gibi çalıyosun ve günün birinde işini düzgün yapmana rağmen hastayı kurtaramadığın için biri gelip seni darp ediyo, hatta öldürüyor!
hata her meslekte olur. belki daha hassas bi konu tıp alanı ama eğer hekim yapması gerekenleri en iyi şekilde yapmasına rağmen hasta kaybedilmişse bu artık onun suçu değildir.
peki cezayı neden hekim çekiyor?

çünkü hekim yarar sağlamayı düşünmez. boğazına bakıp, stetoskopla bikaç saniye dinleyip iki de ilaç yazıp parayı cebe indirir. amaçları bu. 6 sene + uzmanlığı bunun için yapıyolar.
seni sağlığına kavuşturmakla alakası yok. sadece parayı düşünüyo di mi?
sabaha kadar çalışırken aklında para yok. günde 15 saat ders çalışırken bi yandan da gelir gider hesabı yapmıyo. sana faydalı olacak şeyler için patlatıyo kafasını senelerce.

sen de git kafasına patlat bi tane, ödeşirsiniz belki.

27 Nisan 2012 Cuma

I (L) periodontoloji -II-

efenim hatırlarsanız zamanında periodontolojideki bi notu burda yazıp kendisini ne kadar çok sevdiğimi göstermiştim. şimdi sıra ikincisinde.bu seferki biraz daha anlaşılabilir (anlaşılabilirliği arada türkçe kelime kullanımından kaynaklanıyo)



Agresif periodontitislerle birlikte gözlenen nötrofil anormallikleri

nötropeni, agranülositosis
  nötrofil sayıları, kemotaksisi ve sekresyonu azaltır. şiddetli agresif periodontitis gözlenir.

chediak-higashi sendromu
  nötrofillerin grari karakteristik dev granüller haline gelir. agresif periodontitis ve oral ülserasyonlar görülür.

papillon-lefevre sendromu
  myeloperoksidaz eksikliği, kemotaksis bozukluğu ve fagositozla düşüklüğü ile seyreden multipl nötrofil fonksiyon defekti gösterir. erken yaşta şiddetli agresif periodontitis vardır.

lökosit adezyon yetmezliği I
  nötrofillerdeki CD18 molekülünün kaybı ile ortaya çıkar. kemotaksis ve fagositoz bozuktur. dokularda histolojik olarak nötrofillere rastlanmaz. erken yaşta primer ve daimi dentisyonda şiddetli periodontal yıkım gzlenir.

lökosit adezyon yetmezliği II
  nötrofillerde E ve P selektinin bağlandığı CD15 ligandı eksikliğidir. genç yaşta agresif periodontitis gözlenir.




slaytı okudum, bitirdim ve o an suratıma şu ifadenin geldiğini hissettim

sanırım gerçek anlamda gerizekalıyım. neden anlayamıyorum lan ben konuları!!!

26 Nisan 2012 Perşembe

gökan rapor veriyor

meraba. ne zamandır (hakkaten, ne zamandır?) yazmıyorum. hayatıma genel bi bakış atalım, özet geçelim sonra gideyim ben.

bi kere her gün kütüphaneye gidiyorum. deli gibi çalışıyorum. işe yarıyo mu? HAYIR!
notlarım yine orta seviyede. 60 civarından kurtulamadım bi. "ulan 60 alıyosun, bi de bik bik ötüyosun" demeyin, gece 12'den önce yurda gelmemek nedir bilir misiniz?

çok övündüğüm pratiklerimden birinde sıçmanın eşiğindeyim. yapacağımız bi dişin kalıbını çıkartmıştım, onu çekmecemde unuttum. normalde muma şekil verip yapmamız gerekir onu, ben kalıp çıkartıp direkt eritilmiş mumu içine döküp o şekli yaratıyorum.
neyse, çekmeyece koydum işte, daha sonra unuttum ben onu orda labtan çıkarken. ertesi hafta bi arkadaşıma söyledim dişle putty'yi alsana ordan, görülmesin diye. diş yok! 3 kişi bulmış olabilir

1- asistan. olabilecek en kötü durum. yapılmaması gereken bi şeyi yaptım ama bunda hocamızın "kayıtlara geçmesin bu kısım, yetiştiremezsiniz!" demesi etkili oldu. yoksa yapar mıyım hiç öyle şeyler (ııı... yaptığım olmuştu)

2- dönem 1 öğrencisi. şimdi burda işler biraz değişik. ya aaa negzel bi şey bu diyip cebine atmıştır, ya da asistana sormuştur bu ne diye. cebine atması işime gelir.

3- temizlik görevlisi. bulduğu her şeyi çöpe atmaya programlı bu insanların eline geçtiğini umuyorum putty ve dişin. işe yarar eşyaları bile atan insan minicik şeyi kesin atar.
en büyük ihtimal de bunda. çünkü asistanlar çekmeceleri kontrol etmezler. öğrencinin de bakacağını sanmıyorum. sadece temizlik görevlisi uğraşır bence onlarla. umarım öyle olmuştur.



başka bi konuyu anlatalım bakalım...
şey, yemek konusu.
eski düzenim kayboldu yemek konusunda. yine günde en az 1 öğünümü yemekaanede yiyorum ama geç kalktığım için öğle yemeklerini yemem gereken zamanda yeni kahvaltı etmiş oluyorum, haliyle yiyemiyorum. yine de fena sayılmaz.


uyku
gece kütüphaneden gel, uyu. sabah kalk, yerine imza atmaları için arkadaşlarına mesaj at. öğlen uyan, kütüphaneye git.
bu kadar.




biraz dah olay anlatalım, bırakalım durumları.
efenim geçen gün eskişehire gittim, seviyorum la ben orayı! çoksel bi yer. 2 dene futraf koyayım, tivitırda da yayınladım hatta aynılarını.

takla atan var, atamayan var

doğayı sev, yeşili koru. ağaca sarıl!

son zamanlarda takla atma işini hayatıma iyice yerleştirdim. arada sıkıldıkça ve fazla insan yoksa çevrede kütüpaanenin önündeki çimlerde takla atıyorum. güzel oluyo beynim başım dönünce. seviyorum.


he şeyi de anlatayım. efenim biz yüksek zümre davranışı gerçekleştirdik geçen gün bi arkadaşımla. kızılayda hangi cadde olduğunu unttum ama insanların bol bol yürüdüğü bi yerde, bi kafenin balkonu. elimizde sıcak şaraplarımız, arkadan lo bi aydınlatmayla orhan veli şiirleri okuyoruz. çok mutluydum la orda, huzur doldum taştım böyle. bi de sınav çıkışına denk getirdik, mis gibi oldu. öyle kuru kuru okumak da değil, her şiiri tek tek üzerinde konuşarak ilerliyoruz falan çok güzel oldu.

çıkışta naaptık peki? gittik kokoreç yedik!
ikisinin de kalbimde yeri ayrıdır, gayet mutluydum her ikisinde de.

kızılaydan koleje yürümüştük kokoreç yemek için, ben gayet mutlu mesut ordan yurda yürürüm diye düşünüyodum. çünkü zaten yolumun üstü. bekle, yürürsün. her ne kadar kokoreç de yesek beraber, o bi dişi ve minibüse bırakılması gerekir. haydaaa tekrar kızılaya döndük ordan, minibüse bindi gitti, bu sefer yürümeyi gözüm yemediği için ankarayla döndüm yurduma.
normalde odun kişiliğimi ön plana çıkartıp baştan yurda dönerdim ama sırf sıcak şarap içeyim diye evden kalkıp gelmiş, çok ayıp olurdu.



öğlen sınavdan çıkınca kitaplarımı kütüpaaneye bıramıştım, birazdan gider çalışırım. 2 saat çalışayım en azından, boş oturmayayım.
hadiyn kendinize iyi bakınız efenim

13 Nisan 2012 Cuma

gökan alışverişte

ah efenim ah, benimle alışverişe çıkılmaz. bi boku beğenip almıyorum. ürünü beğensem bile parasını beğenip almıyorum çoğu zaman da, pintiyim.

dünü anlatayım hadi, sonra bugünü de anlatırım.
dün ütü alam diye kızılaya gittim. önce kızılay alışveriş merkezi adındaki boğucu mekanda migros, tansaş gibi her alışveriş merkezinde olan yerleri aradıysam da bulamadım. nerde la bunlar!?
eğer bulamadıysam benim mallığım ama koymadıysanız sizin mallığınız. karfursuz, kipasız avm mi olur lan!

neyse, ben saçma kat düzeni yüzünden ine çıka ine çıka yükselmeye çalıştım. sistem bi değişik, merdivenler tersime geldi hep. sonunda skerim lan yapacaanız binayı da diyip yürüyen merdivenlerden inmeye başladım. kolaymış aslında çıkmak, ben sistemi anlamamışım. bidaaki gidişimde aklımda olur dicem de gitmem bi daha muhtemelen. bok yesin kızılay avm.

neyse, çıktım ordan, yürürken baktım evkur'un açılışı var. o an her şeyi unutup girdim içeri. evet, evkurdan ütü alacaktım. bi anda 60 yaşında kadın gibi hissettim kendimi. menopoz sendromlarını atlatmış, kızını evlendirmiş, düğünde altınları kim alacak tartışması yapmış, oğluna habire çocuk yapın çocuk yapın diyen biri olmuştum. neyse ki ilk katta bilgisayar falan vardı da acıcık onlara bakıp bi kendime geldi. hazır olduğumu hissettiğimde başladım üst kata çıkmaya.
bozdolabı... çamasır makinesi... bulaş... ayol 1300 liraya bulaşıık makinesi mi olur, bizim hayriyenin gelini topkapıdan 250 liraya bulmuş. neyse devam edelim. ay melahat burda yok, üst kata bakalım bi de, ordadır belki.
dedim bak, buraya koym... 400 LİRA MI!!!
ohanes dedim onu görünce. böyle karşılanmamalıydım.
biraz daha bakıp en ucuzu bulmaya çalıştım, 70 liraya gördüm bi tane, peşin ne kadar olur dedim 58 mi ne öyle bi şey dediler. yok didim, sağol.


kapalı bi çarşıya girdim, kızılayın ortasında adam kessen kimsenin haberi olmaz. karman çorman bi yer. çıkamadım da. çıkışı bulamayınca telaş yaptım burda ölmek istemiyorum diye. neyse çıktım bi yerden, la burdan girmemiştim ki ben! gotunden çıkmışım, dön geri düzgün çıkışı bul. ara... ara... ara... IŞIK! heh, burası. temiz hava


daha sonra billuriye diye bi yere girdim, billuriye deniyomuş sanırım bunları satan yerlere. girişte bi güldüm, billur seni.
aşşaa indim, adama ütü alacağıdım ben dedim, daha hareket etmeden en ucuzunu gösterin diye girdim konuya. neyse gittik ütülerin yanına, adam saymaya başladı
hıbı hıbı mililitre buhar kapasitesine sahip
temassız ütüleme
lökö bölö derecede ütüleme özelliği...
baktım daha gidecek bu, adama "uzaya mekik göndermicem, çok bi özelliği olmasına gerek yok. ütülesin yeter" dedim duruldu.
durdurmasam abs esp ve otomatik fren sistemi falan saycaktı çünkü.
en çok ilgilendiğim nokta olan fiyatını sordum, 55 liraymış. internette 40 liraya vardı dedim, markasını sordu. eben. eben marka ütü. nerden bileyim markası ne! sinbodur o dedi, bunda 2 yıl garanti var dedi.
dedim haftada bir ya da 2 kere kullancam zaten, o da bikaç giysi zaten. öyle pek bi garantiye ihtiyaç yok. 15 lira daha fazla verip bunu al dedi. alırım almam, sağa ne la sağa ne. 15 liraya 1 hafta yemek yerim ben diyip çıktım.
eben marka ütü alcam çünkü ben, 2 sene garantili marka değil.

bi yerde felix gördüm, 50 lira dedi, peşine indirim dedim? yok dedi. ama bak 40 liralık buldum internetten dedim, yok dedi. herkes indirim yapıyo da bu niye pislik etti ki?

hemen yanında tefal vardı, bi de dedim burda bakayım.
ütü bakıyorum ben dedim, nası bi şe yolsun diye sordu, dedim ucuz olsun. en ucuzunu gösterin bana.
bi uzay mekiğinin yanına götürdü bu güzel dedi. 140 lira. en ucuzu bu mu diye sordum, oymuş. önce ben güldüm kadının karşısında, sonra o da gülmeye başladı. görüşürük şeker diyip çıktım. (demedim tabi, iygünler dedim)


mutfak gerekçleri satan bi yer buldum. önce artiz ne arar la bazarda dediysem de baktım ketıl, tost makinesi falan var dedim ütü de vardır.
ütü alcam ben diye girdim direkt. amacımı söylerim, hiç oyunlara girmem. öyle ütü alcam diye girip buzdolabı almam. neyse, deminki indirim yapılmayan feliximin aynısı vardı burda. 68 liradan 47 liraya inmiş. ustam sar ordan dedim. demedim tabi öyle. hea iyiymiş bu, 45 lira verem dedim. dedi zaten indirimle 47 lira oldu, daha indirim olmaz. düz hesap olsun, hem öğrenciyim ben 45 lira verem dedim, hadi al diye verdi elime.
ÜTÜYÜ!


40 yapar mıydı acaba diye düşünmeye başladım ama yapmazdı heralde. 2 lira bile indirmiyodu. senin için bi kutu sakız parası, ben 2 öğün yemek yerim yemekaanede o parayla.
aha bundan aldım işte
neyse efenim ütümü aldım, çamaşırlarım daha ben yurttan çıkmadan yıkanıyodu zaten, bitmiş program. kurutma makinesine attım hemen, ıslakkten ütülersem uğraştırırmış. kurudu keratalar, başladım ütülemeye.
sivitlerimi falan bi güzel ütüledim, kot pantolonumu ütüledim (olacaklardan habersiz), hatta ütü yeni ya heves edip donlarımı da ütüledim.
eğlenceli aslında. hayır don ütülemek değil, genel olarak ütü. arkada aha şu şarkı çalıyo


mutlu mesut dans ede ede ütüledim. kimsenin çamaşıraaneye girmemesi rezil olmamı engelledi, iyi oldu güzel oldu. bi ara creeping death çaldı. bi kulağımı müziğe verdim, bi elimdeki ütüye baktım. dedim ben naabıyorum? dedim hangisi bana ait değil bunların?
sonra sorgulamayı bırakıp ütüme devam ettim. daha camı pencereyi silicem, kısır yapıcam. yarın apartman günü bende. koca götlü hatice mana buluyodu her gelişinde, bakalım bu sefer ne dicek. kendi evini bok götürse de millete laf etmeyi biliyo. ay şekerim çıktı!

ütüyü bitirince çıktım yukarı, ütümü öpüp koydum yerine. tabanından öpmüşüm, yabışdı dudağım.



bugün kırlarda çimlerde otururken gördüm, pantolonumun yanında beyaz bi iz var, ütü izi. dikişin 2 cm arka yerinde her iki bacakta da var. yamık ütülemişim, bok gibi oldu. arkadaşım beyazlamış la o çıkmaz dediyse de takmadım. çıkmazsa boyarım tükenmezle, hallaallaaa!



bugünü de anlatacağıdım ama yazı çok uzadı. buraya kadar okyuyan var mıdır bilmiyorum ama okuduysan gözlerinden öpüyorum senin. tişikkür ederim.
bi ütü ancak bu kadar hevesli anlatılabilirdi heralde.

7 Nisan 2012 Cumartesi

meraba. arada görüncem böyle

efendim merhabalar. sınav dönemi falan demedim geldim yine buralara.
aslında her gün gelmeme rağmen yazı yazmıyorum, neyse.

hani tivitır hesabıma kavuşmuştum ya bikaç hafta önce, heh artık orda ufak ufak bişiyler yazıyorum. günlük olayarı yazmak için daha iyi sanki. buraya kısacık yazı yazınca olmaz ama oraya olur. orda da başka türlü olmaz zaten.


eveeet, anlatalım bakalım biraz.
gittiğimden beri pek bi şey değişmedi. hasta oldum sadece, o kadar. olunca da tam oldum. kusma, ishal, ateş, mide bulantısı, baş dönmesini paket halinde alıp hepsini aradan çıkarttım. iyi oldu. iyi oldu dediysem şaka tabi, bir gün bir gün bir çooooocuk eveee de gelmiş kimse yoook'taki çocuk gibi kıvrım kıvrım kıvranıp hastaneyi boyladım.


ya hastalığı boşvereyim, eğlenceli şeyler anlatmayı seviyorum blogta.
bakalım son zamanlarda eğlenceli ne olduuuu... he bugün takla attım o var. anca o kadar işte eğlencem.
öğle yemeğinden sonra iki arkadaşımla kütüpaanenin önünde otururken eğimli çim arazide lıbılıbı diye yuvarlanmayı göze alarak bıraktım kendimi çimlere. bikaç santim kayarak durabildim, sorun olmadı. benim korkum duramayıp iyice yuvarlanmaktı.
yanından geçtiğim öğrenci "nooluyo lan" diye bi irkilse de takla atan öğrenci olduğunu anlayıp rahatladı. düşünsene, efendi efendi oturup milletle konuşurken yanından birisi yuvarlanıyo. daha sonra üstü başı çim halde ayağa kalkıp gülüp arkadaşının yanına gidiyo. ben olsam eğlenirdim. takla atan insan olarak da eğlendim gerçi, sorun yok.


kütüpaane demişken yine kütüpaane seferlerime başladım. geçen akşam ordaydım zaten. arkadaşımla çalıştık. gerçi farklı dönemlerdeyiz ama yan yana çalışıyoruz işte, beraber dediğim o. mont götürmek için gittim aslında biraz da. akşam eve döncekti, ankaranın havasına kafa tutar vaziyette ince bi şeyle çıkmış, akşam mont götürdüm kendisine. dönmedi ama, kütüpaanede uyumuş. mont da tamamen işlevsiz kalmadı, battaniye olarak kullanmış kendisini. XL falan da değil mont, nasıl örttü ki üzerini?

neyse işte sabah kalkıp kaavaltıya gittim, ordan direkt kütüpaaneye geçtim kitaplarım da ordaydı zaten. öğle yemeği için de yemekaaneye gidip ardından tekrar kütüpaaneye geçtim. sınav dönemi en ağır seferim olan
yurt- yemekaane (kaavaltı) - kütüpaane - yemekaane (öğle yemeği) - kütüpaane -yemekaane (akşam yemeği) - kütüpaane - yurt
arası seferlerimi yapmadım ama, yemeği beğenmedim çünkü. akşam yemeğine gitmeyip direkt yurda geçtim. bi güzel de uyudum mahler eşliğinde. yarın sabah yine gidicem, gündüz uyuduğum için saat 23:30 civarı olmasına rağmen uyuyamıyorum.
öyle bakmayın lan, beynim başım dönüyo, çok uykum geliyo sınav zamanları. keşişlerin kendilerini manastıra kapatmaları gibi kütüpaaneyi kutsal mekan belleyip orda geçiriyorum ömrümü. yemek ve uyku için çıkıyorum arada.

yarın erken gidicem bi de. arkadaşımla masadan eşyalarımızı aldık, sabah gidem de yer tutam. öğlen çok doluyo çünkü, yer bulunmuyo. sabahtan oh mis. hem kahvaltıdan sonra bi enerjiyle çok güzel yardırılıyo. bi de endodontiyle pedododonti sınavları var, anlaşılabilir dersler. çalışması da eğlenceli oluyo.


evet yine yemeyip içmeyip ders anlattım.
la benim ankarada ince eşyam kalmadı hiç. hep kalın kalın sivitlerim var, şubat modunda geziyorum hala. bi gün kenarı çekilip "o zamanları atlattık, götünde bomba patlattık" diyip kışlıklarımla dalga geçicekler diye korkuyorum. gerçi bikaç tane ince var ama iki gün giyince kirlilerin arasına karışıyo onlar da. sınav bahanesiyle yıkamaktan da kayarıyorum, biriktiler iyice. YARIN GİYECEK EŞYAM YOK LAN!
aboo şimdi baktım, bitmiş eşyalarım. du bakam biraz daha...
aa tişötrüm var, onu giyeyim. çok severdim kendisini. başka başka başkaaa... bi de yeşil gömleğim var. içine o tişörtü giymek istemiyorum, mavi bi şey vardı onun içine giymek için, şimdi yok.
biraz daha bakındım da bulamadım maviyi. onun yerine lacivert-beyaz çizgili bi şey buldum. onun da önünde mavi bi leke vardı, deterjanla sileyim bi çıkarsa onu giyerim. onu da pek çok sevmekteyim.

kışın giymek için her renkten sivitim olmasına rağmen bu geçiş döneminde sıçıyorum. yaz için de var bak, sonbahara da uyum sağlayabilirim ama ilkbahar gelince onulmaz dertlere düşüyorum.
o çizgiliyi yıkayayım ben bi yazıyı yayınladıktan sonra



normalde kola içmiyodum, pankreas kanresi riskini %87 mi %78 mi ne arttırıyomuş 87 galiba. neyse, içmiyorum işte ben bunu. akşam yurtta acıkınca calzone menü istiyorum, orda geliyo kola. içince bi güzel geliyo, her menü alışımdan sonra ertesi gün 1 litrelik kola almaya gidiyorum. calzone aşkına pankreas kanseri olacam, ona yanıyorum.
he tadı çok mu güzel? hayır değil ama çok güzel tok tutuyo kendisi. pizzadan daha çok seviyorum bu özelliği nedeniyle.



odayı yine bok götürmeye başladı. görevli gelse de toplasa diye bekliyorum. oda arkadaşım biçok şeyi attığında  şikayet etse de ben memnunum, şimdiye kadar giden eşyam olmadı hiç. iyi temizliyo bence.
geçen seneki görevli de iyiydi ama ondan önceki adam odaya girmezdi nerdeyse. la gir arada temizle. anca aşşaada çay içerdi. sinir geldi bak hatırlayınca.



endodontiden diş gömecektim, yarına kaldı yine. ne buz kalıbım, ne bolüm (doğru yazdım. l ince) , ne de alçım var. bulurum heralde bi şeyler.


hadi konular bitti artık, yatayım. daha yarın kütüpaaneye gidip yer tutucam. kendinize iyi bakınız efenim...

4 Nisan 2012 Çarşamba

İşte Aranan İkili: Projektör ve Kamera

Bir kamera düşünün ki kaydettiğiniz anılarınızı küçük ekranlara sığdırmanızı istemiyor. Kaydettiğiniz görüntüleri geniş duvarlara ve istediğiniz herhangi bir yüzeye yansıtmanıza olanak sağlıyor. Yeni Sony Handycam, projeksiyon özelliğiyle her alanı bir sinema salonuna çeviriyor. Kısa ve eğlenceli tanıtım videosunu izledikten sonra siz de neden bahsettiğimi anlayacaksınız.



Eskiden bilimkurgu filmlerinde rastladığımız teknolojilerden biri daha hayatımıza giriş yaptı. Şimdi isterseniz kışın ortasında önceki yaz tatilinizi evinizin duvarına yansıtarak sevdiklerinizle izleyebilir hatta bunu bir alışveriş merkezinin dinlenme alanında bile yapabilirsiniz. Sony Projektörlü Handycam seçimi size bırakıyor.

Bir bumads advertorial içeriğidir.