14 Aralık 2012 Cuma

Bu Yastıkları Kimler Konuşuyor?


Yıllardır başımızı koyduğumuz yastıklar şu sıralar Garanti'nin yepyeni kampanyasında dile geldi. Yastıkaltı yatırım hakkında, işin uzmanları olarak son noktayı koyuyorlar.

Türkiye'nin çok sevdiği isimler: Özkan Uğur, Mazhar Alanson, Bartu Küçükçağlayan ve Gupse Özay'ın sesleriyle hayat verdiği yastıklar yastıkaltı biriktirme alışkanlığı üzerine neşeli yorumlar yapıyor, çektikleri çileyi dile getiriyorlar.

Birikim yapmanın daha güvenli ve kazançlı çözümlerinin artık vaktidir, diyor. Hem sosyal ağlarda hem de kendi ağızlarından maceralarını anlatıyorlar.

Onların bakış açısından yastıkaltı birikimin zorluklarını, zahmetlerini dinledikçe stres yönetimindeki yeteneklerini takdir edecek, birikim güvencesiyle ilgili kaygılarına siz de hak vereceksiniz. Yastıkların bile 'Yeter artık' dediği yastıkaltı yatırıma güvenli ve kazançlı bir alternatif olarak, neyse ki Garanti hep hizmetinizde.

Yastık altındaki altını ekonomiye kazandırmak amacıyla fiziki altınları mevduat olarak alan Garanti, 98 şubesiyle 'Altın Salısı' hizmeti veriyor. Takı ve altınların değeri, altın eksperleri tarafından hesaplanıp Altın Hesabı’na yatırılıyor. Böylece altın birikimleri çalınma korkusu olmadan garantiye alınıyor.

NET Hesap ise farklı birikim hedefi olan müşterilere vade sonunda elde edilecek net kazancı ilk günden bildiriyor. Birbirinden farklı 4 hesap sayesinde müşteriler hem biriktirme alışkanlığı kazanıyor hem de vade sonundaki getirisini hesap açılışında garantiliyor.



Garanti'nin birikim ihtiyaçlarınız için en uygun çözüm önerileriyle ilgili daha detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz, yorumlar #yastıkaltıyatırım hashtag’inde.




Bir bumads advertorial içeriğidir.

10 Aralık 2012 Pazartesi

aklınız varsa diş hekimliği yazarsınız, diyim bak ben size

önceki yazımda tam tersini söylesem de yapacağım mesleği daha bi seviyorum.
protezi bitirdim, son güne, son saate hatta son 15 dakikaya kadar çalışıp işlerin %100'ünü teslim ettim ve finale girmeye hak kazandım. daha sonra da finale girdim ve hocanın söylediğine göre geçtim.

eskiden daha teslimlerin hepsini yapmamıştım, şimdi tüm teslimleri yapıp hastaların benim yaptığım protezlerle yemek yiyebildiğini, istedikleri gibi göründüklerini, konuşabildiklerini fark edince yaptığım işi sevdim. randevulara böreklerle gelen, hep dua okuyorum sana diyen hastalarım oldu. gel bi akşam bizde yemek ye, senin de öğle aranı çaldık yemeğini ben ısmarlayayım diyen hastalarımdan sonra ayrı bi sevdim.
"sınav oluyosun dersinden geri kalma" diye hasta yatağından kalkıp sabahın köründe yola çıkanlardan sonra daha da sevdim ve şu anda iyi ki diş hekimliğini yazmışım diyorum. tüm stresine, yorgunluğuna, uykusuzluğuna rağmen birinin ağrısını dindirebilmek, onu mutlu edebilmek çok güzel bi duygu.

sonuç olarak;
aklınız varsa diş hekimliği yazarsınız, diyim bak ben size

19 Kasım 2012 Pazartesi

aklınız varsa diş hekimliği yazmazsınız, diyim bak ben size

ılk defa diş hekimliğiyle alakalı olumsuz bi şey yazıcam sanırım. hiç uzatmadan koyua giriyorum.

eğer sınava hazırlanan ve diş hekimliği yazmayı düşünen biri varsa uzak dursun kesinlikle. bak 4. seneye kadar güle oynaya geldik ama artık yok öyle bi şey, stresten canımız çıkıyo.

kısaca günü anlatacak olursak
sabah uyanıp sakalları bi kesiyoruz önce. benim fazla çıkmadığı için akşam kesiyorum, 3 gün götürüyo o ama olsun, birçok kişi her sabah keser.

her sabah banyoya giriyoruz. hastalarla yakın mesafede leş gibi kokmak hoş olmaz

o önlüklerin mutlaka temiz olması, ne olur ne olmaz diye yedekte her zaman bi temiz önlüğün bulunması lazım. ütüsü mütüsü her şeyi yapılacak tabi. bi hocamız bi önlüğü bi kere giyip yıkayın demişti, durumu düşünün biraz.

sabah klinikteyiz, hasta muayene ediyoruz. burası en çok yoran aşama zaten çünkü öyle kolay olmuyo. protez için konuşacak olursak; bi iş yapıp teknisyene verdiniz, o iş 3-4 gün sonra istediğiniz gibi gelsiyse sanslısınız. yoksa tekrar gönderip bi o kadar daha bekliyosunuz.
asistanların peşinden koşturup hocam imza, hocam endikasyon, hocam ölçü, hocam mumlu prova, hocam diş dizimi, hocam simantasyon, hocaıksnşavbnjss asistanlar en çok hırpalanan kesim sanırım okulda. arada kızgın olduklarında alttan almak gerekiyo. hiyerarşiyi iliklerinize kadar hissediyosunuz.
hastalar satabiliyo. bugün bi arkadaşımın hastası 2 haftalığına istanbula gitti ne yapacağı belli değil.
ve hasta gelmezse dönem tekrarına bile kalabiliyosunuz.
endikasyon verilmeyip 4 kere ünitten hasta kaldırdığım oldu. yarın da olursa hönkürüp ağlıcam orda

kliniği kapatalım çünkü içim daraldı yine.
para yatırma ayrı bi dert. hastaların bazıları parayı sizin aldığınızı zannediyo ama tek kuruş girmiyo efenim cebimize. üstüne üstlük hastaya harcanan malzemelerin parası bizden çıkıyo. aldığımız her hasta bizim için maddi bir yük.

hiç sevmezdim sigorta işlerini, protezde sosyal sigortalar uzmanı oldum çıktım ha. ssk neleri karşılıyo neleri karşılamıyo hepsini öğrendim. kaç sene geçmesi gerekir falan hepsini attım hafızaya. beyin bedava...

neyse, öğlen klinikten çıkıyoruz, yemek falan yiyip tekrar okula dönüyoruz teorik dersler için. bi de teorik dersler ezip geçiyo, uh çok da iyi oluyo, çok da güzel iyi oluyo.

öğleden sonra dersler pestile çevirmiş vaziyette okuldan çıkıp yemek yiyip yurda dönüyorum. bikaç saat ertesi gün gelecek hastanın işlerini yapıyorum. yani klinikten çıkınca iş bitmiyo. bazı kişiler derslere girmeyip burda hastaların işleriyle uğraşmaya devam ediyolar.
ben devam zorunluluğu olduğu için akşam yurtta yapmayı tercih ediyorum.

neyse bunları bitirince yemeğe yetişip (son dakikalarda yetiştim hep) karnımı doyurup kütüphaneye geçiyorum. neden? çünkü sınav var. sınavlar da ay canlarım, çok yoruluyolar hadi kolay soralım tarzında şeyler değil. afedersiniz götümüzden kan alan sınavlarımız var. akşam tüm bunların üstüne sınavlara çalışıyoruz.

bi de stajlarda olan sözlüler için sözlülere çalışıyoruz tabi. 2. sınıf ve özellikle 3. sınıf notlarını tekrar çalışmamız gerekebiliyo. bunun yanında hastayı daha iyi muayene edebilmek için kendimizin de çalışması gerekiyo. ilgilendiğimiz kişi insan olduğu için hadi yapayım gitsin gibi bi durum yok ne yazık ki. kendimize ya da bi yakınımıza nasıl bir diş yapılmasını istersek o şekilde yapmalıyız.

kütüphaneden yorgun argın döndükten sonra yatağa girip uyuma aşamasını yazmıyorum çünkü hatırlamıyorum pek o aşamaları yorgunluktan.


ertesi sabah ne yaptığımızı okumak için lütfen sayfanın başına dönünüz efenim.







alo iyi günler ben diş hekimi gökhan akkerman, hacettepe diş hekimliğinden arıyorum...
BU CÜMLEYİ SÖYLEMEKTEN CANIM ÇIKTI ARTIK!!!

8 Kasım 2012 Perşembe

koreliler niye böyle oldu?




efenim konumuz korelilerin durumu. -ler, çünkü kuzey ve güneyde birbirinin zıttı iki tane kardeş var.
ne tarihçiyim, ne de diplomatik ilişkiler uzamnı gibi bi şeyim ama kendi bakış açımdan niye böyle olduklarını anlatmaya çalışçam. şeyma, burcu ve demetin olduğu bi yerde benim kore yazım ne kadar bilgi verici olur, orası tartışılır.

niye böyle bi şeye bulaştım, çünkü geçen cumartesi kuzenimle belabel gittiğimiz yerde güney kore konsolosluğunun bi şeysi varmış galiba, bissürü çekik kardeşimiz vardı. ve eğlenceleri hoşuma gitti.
daha kapıdan girer girmez değişik şarkılar eşliğinde dans eden insanlarla karşılaştık. şarkıları saçı boyalı abilerimiz söylüyo ve çoğu ingilizce. korece diye bişiy aslında yok. sadece gangnam style'ın minik yerlerinde var. kalan tüm şarkılar ingilizceydi.
millet çalışıp mı gelmiş naapmışsa bütün dansları biliyolardı. şarkı değişiyo, dans da değişiyo, bunlar da eğişiyo. şu hareketleri öğreneceenize azıcık ders çalışaydınız isviçreli bilim adamlarını sollardık yemnediyorum!

neyse, sollama işini bırakıp koreli akşamına gidelim. o günü anlatayım biraz.
öncelikle şunu söylemek istiyorum ki korelilerle gangnam style danse yapmadan öldüm demem. resmen dansın kalbinden insanlarla beraber dans ettim. çok eğlenceliydiler, ortada yaptığımız şebekliği uluslarına bi hakaret sanıp dalmadılar, aksine bağırlarına bastılar bizi. (tamam o kadarını yapmadılar)
şarkıyı değişik söylüyolar bi kere. hani bi yerde durup oppa gangnam sıtaaayl denen yer var yai heh orayı opagangnamstaly şeklinde löp diye söyleyiveriyolar. ikinciden sonra ben de artık opagafnakslfka demeye başladım. herkes bağırırken arada kaynadı bağırmam ama bi sussalar küfür mü ediyon lan sen milli değerimize diyip ağız burun girişirlerdi.
neyse ki öyle bi durum olmadı da sağ salim dönebildim eve. sağ salim dönemeyecek olanlar da vardı.
kuzenimle barın oralarda otururken arkam dönüktü benim, tek insan gibiyim orda. biz kız geldi, türkçe biliyo musun diye sordu. baktım bayağı içmiş bu, naapsam inanır. ho? haraşi falan bi şeyler diyip kuzenimi dürttüm, kızı gösterip çevir anlamında işaret yaptım. kız bu sefer kuzenime sordu türkçe biliyo mu diye. keşke yapmaya çalıştığımı biraz daha belli etseymişim keşke, anlamamış kuzenim olayı. türkçe biliyon mu diye soruyo dedi. HADİ YAA!!! hayır anlamında kafamı salladıktan sonra kuzenim gökan? nasıl gibisinden bi şeyler söyledi, kız da anlamıştır heralde bundan sonra türk olduğumu. türküm ben yiaa ehehe yaptım. hheeaaaa yapıp düşme aşamasında tutundu bana. dışardan bakan biri sarılıyoz falan zanneder ama yok eyle bişiy. daha sonra arka tarafa atıp kendisini oradan uzaklaştık kuzenimle.
daha sonra sahneye düştü söz konusu kız. değişik bi insandı.

bi de doğal ortamında avlanan bi adam vardı. resmen kız düşürmeye gelmiş, bu kadar belli edilmemeli!!!
deminki sarhoş kızla konuştu, o adam bile kaçtıysa yanından hayır gelmez. çünkü onun işi bu ve doğal ortamını iyi tanıyo. zarar verici yiyecekleri yemekten itina ile kaçınır, belli. bundan kaçtıysa bi bokluk var.
aman efenim bize ne, istediklerini yapsınlar.


şimdi de yazının başına korelilere dönelim. tespitlerimi yapayım.
bu adamlar niye böyle, önce bununla başlayalım. sebebi bence gayet açık, tepelerindeki manyak yüzünden böyleler. hadi canım, aslında sürekli tetikte olmaları, huzursuz olmaları lazım diyebilirsiniz. değil işte.
güney koredeki her 10 adam başına kuzeyde bi tane füze bulunduğu için adamlar düşünüyo, lan bi şey olsa taş üstünde taş, baş üstünde baş bırakmaz bunlar. gelirinin üçte birinin askeri harcamaya ayırıyolar, ağzımızı burnumuzu dağıtçaklar nasılsa. kalan günlerimizi dolu dolu yaşayalım bari, ver eğlenceyi ver coşkuyu modunda insanlar. ondan sonra da böyle eğlenebilen bi millet ortaya çıkıyo.
kuzeydeki abilerimizse mahallenin bıçkın delüğanlısı imajlarını bozmamak için böyle eğlenceymiş, hoppidi poppidiymiş falan bulaşmıyolar hiç.


evet, o akşam hayvan gibi eğlenen korelileri gördükten sonra  bunların artık bi daha mı gelicez dünyaya mantığına sahip olduklarını gördüm. müzikleri falan eğlenceli yalnız. toplulukta çoğüzel dans edilebilitesi var. ama bizdeki bir atilla taş, bir mustafa sandal olmalarından korkuyorum kendi ülkelerinde.


efenim tespitlerime burada son veriyorum. hadi ordan hıyar, bundan bundan dolayı böyleler derseniz saygı duyarım ama yazıyı değiştirmem. zaten ciddi bi şey yok kendisinin. ama höey genşler aslı böyleymiş diyip sizi onurlandıracak ayrı bi yazı da yazabilirim.
bilemeyiz.

7 Kasım 2012 Çarşamba

GameFest, Sony PlayStation’ın gerçekleştirdiği ilk resmi PlayStation festivali!



Oyun severleri ve eğlence tutkunlarını bir araya getiren Sony PlayStation GameFest, oyun dünyasının fantastik kurgusunu, parti atmosferiyle birleştiriyor. Ortaya oyun ve gerçeği bir arada sunan, şimdiye kadar hiç deneyimlenmemiş yeni bir eğlence anlayışı çıkacak.

Festivalin ilk akşamı elektronik müziğin başarılı ismi Bedük’le taçlanıyor. Bedük tüm oyun ve eğlence tutkunlarını şarkılarıyla coşturarak Sony PlayStation Gamefest heyecanını doruk noktaya taşıyacak.

İki gün boyunca başta FIFA 13 ve PES 13 büyük turnuvaları olmak üzere efsaneleşmiş ve yepyeni PlayStation oyunları katılımcıları birer GameFest tutkunu haline getirecek.


Kozlarını paylaşıp adını altın harflerle oyun tarihine yazdırmak isteyen futbol severler, PES 13 ve FIFA 13’te marifetlerini gösterecek. DanceStar Party Hits, Sports Champions 2 gibi PlayStationMove oyunlarıyla ve WipEout: 2048 ile PS Vita'da anlık yarışmalar düzenlenecek. Bütün PlayStation oyunlarının doyasıya oynanacağı eşi benzeri olmayan bir deneyim yaşanacak.

PES 13 ve FIFA 13 turnuvalarında ilk dörde girenler linkteki muhteşem ödülleri kazanacak!

http://www.playstationgamefest.com/index.php/app/awards

İki gün sürecek nefes kesen karşılaşmalar, fantastik anlar, Dinamo FM DJ’leriyle kesintisiz eğlence, üniversiteli amatör grupların canlı performansları ve profesyonel dans şovlar GameFest’i unutulmaz bir festivale dönüştürecek.

www.playstationgamefest.com
www.facebook.com/playstationtr
www.twitter.com/playstationtr

Bir bumads advertorial içeriğidir.


29 Ekim 2012 Pazartesi

tek çocuk olmak

evet efendiiiim...
hatırlarsanız bir zamanlar fakir ama gururlu bir anket varıdı... heh, işte orda konuları yazmıştım, hangi konudan yazı yazayım diye. şimdi sıra 9 oyla ikinciliği elde eden tek çocuk olmak başlığında. hadi başlayalım.


bi kere altın kuralı en başa yazalım. benim malım, BENİM malımdır.
evet, çıkış noktamız bu. tabi her tek çocuk için böyledir demiyorum ama genel olarak gördüğüm ve kendimin de yaşadığı durum bu. çünkü pek paylaşmaya alışmamışızdır. burdan bi konuya daha geçicem ama birazdan gelicek o.
kendi odamız, kendi yatağımız, kendi eşyalarımız vardır. odamızı, eşyalarımızı bi kardeşle paylaşmayız. bakınca güzel bi durum gibi duruyo bir evde çocuk için olan her şeyin tek sahibi olmak. güzel de, inkar etmiyorum. ama eksik. mesela eşyalarını paylaşan kardeşlere baktığımda değişik duruyo bu. benim eşyamı benden habersiz birinin kullanması gibi. nasıl kullanırsın olum BENİM eşyamı! ha nasıl?!
onlar böyle düşünmüyo işte. mesela kulaklığım mı ortada yok, sağa sola bakarım önce. peki kardeşli insanlar naapar? kardeşine sorar sen mi aldın diye (sanırım böyle yaparlar yani). kardeşin de kullanma hakkı var çünkü onu.
he tabi biri gelip şu kitabını verir misin dese tabi der veririm, bunda sorun yok yanlış anlaşılmasın. benim yabancı olduğum durum o kitabı izinsiz alabilecek birinin varlığını kabullenmek.

şimdi demin paylaşmakla ilgili olan konuya gelebilirim. üstteki kısmı okuyunca böyle pisliiiik, paylaşımdan haber olmayan, iğrenç insanlar gibi duruyoruz sanırım ama öyle değil. ben mesela birçok şeyimi paylaşırım sorulmak kaydıyla.
ama bazen paylaşmadığım şeyler de olur. pisliğimden mi? hayır. çünkü aklıma gelmez sormak.
mesela bi şey yiyorum, bi arkadaşım da var. öyle ister misin sen de diye sormak gelmez aklıma. kıskandığım için falan kesinlikle değil, böyle bi şeye alışkın olmadığımdan. sahip olduğum şeye paylaşılmalı mantığıyla sahip olmadığım için. sahip olduğum şey kendimin kullanması içindir.


bir diğer konu, oyunlar. benim için oyun demek P1 demek. ataride P2 kısmını anca misafir gelince kullanırdım. onun haricinde tek kişilik geçti oyunlarım. annemle, babamla oynardım bazen.
komşuya giderdim bazen de oynamaya. değişik olurdu.


---burası yazının taslaklardan çıkıp haftalar sonra devamı gelen bölümü---

tek çocukken koruma içgüdüsü fazla olmaz. sizden daha küçük birini korumamışsınızdır ve nasıl olacağını da pek bilmezsiniz. yavaş yavaş öğrenilebilen bi şey olduğu için çok da sorun değil. paylaşmak kadar zor değil öğrenmesi.
tersi durumda da mahalledeki itler için "mnıza koyucam sizin" diyip çağıracak bi abiniz yok. gerçi sakin site sakinlerine sahip olduğumuz için böyle bi şeye gerek de kalmadı. tabi gönül isterdi ki aşşaa mahalleye gidip millete dalaşıp sonra abiyi öne sürebilelim ama olmuyor genşler.


hafif titizimsilik.
annemizin yaptığı bi şeyi ortasından bölüp beraber yemediğimiz için ya da alınan bi şeyi kaşıkla beraber yemediğimiz için yemek konusunda biraz titiz olabiliyoruz. ben mesela ortak tabaktan başkasıyla bi şey yemem. ya ad mesela bardak ağız kısmından parmakla tutulmuşsa hiç hoşuma gitmez.
biriyle aynı bardağı kullanma konusuna hiç girmiyorum zaten. o ayık kafayla mümkün değil yapmayacağım bi hareket!


kendi kendine yetebilme belki de tek çocuk olmanın en büyük avantajı. şehir dışında okuyosanız yalnız olacağınız için önceden hazırlığınızı yapmış halde geliyosunuz. anne baba durumu için elinizde pek bi şans yok, 10 kardeş de olsanız onların olmaması hep sabit bi şey. bunun yanında aileden başka, belki de daha yakın birinin yokluğu olmuyo sadece.


efenim şimdilik aklıma gelenler bunlar. eğer bak şu da var, ekleyeiblirsin dediğiniz bi şey olursa devamını getiririm.
sonuç olarak tek kardeş olmak bence iyi ve kötü yanları olan, ama iyi yanları daha ağır basan bi durum. bi yalnızlık hep var, sahiplenme duygusu biraz daha fazla ama kendi kendine yetebilme duygusu ve rahatlık daha ağır basıyo.

25 Ekim 2012 Perşembe



!!!TANRILAR KAN İSTİYOR!!!


bayramınız kutlu olsun. 


15 Ekim 2012 Pazartesi

Bu Şakalar, Hararetinizi Alacak


Son günlerin en gözde Facebook uygulamalarından bir tanesi de Lipton Ice Tea Hararetmatik. Lipton Ice Tea Türkiye sayfası üzerinden ulaşabildiğiniz Hararetmatik uygulaması, IVR teknolojisiyle gerçekleştiriliyor. Türkiye’de ilk defa, yapılan şakayı kayıt etme özelliğine sahip bu teknolojiyle oturduğunuz yerden istediğiniz arkadaşınızı şakalayabiliyorsunuz. Bunun için tek yapmanız gereken, Facebook listenizdeki arkadaşlardan dilediğinizi seçip telefonunuzu ve hararetini yükseltmek istediğiniz arkadaşın telefonunu yazmak. Bu basit işlemden sonra Türkiye’nin son dönemdeki gözde komedyenlerinden İsmail Baki tarafından canlandırılan 5 ayrı telefon şakasından birini seçebiliyorsunuz. Günde 3 şaka hakkınız var ve unutmayın her arkadaşınıza sadece bir defa telefon şakası yapabilirsiniz.


Olay sadece şakayla da bitmiyor tabi. Eğer arkadaşınız şakayı sonuna kadar dinleme sabrı gösterirse hem siz hem de o SMS ile birer çekiliş numarası almaya hak kazanıyor. Her hafta sonunda da en fazla çekiliş hakkı elde eden kişi ise içi dolu, özel bir Lipton Ice Tea dolabı kazanıyor.

İsmail Baki’nin birbirinden renkli taklitleri arasında özellikle Lazkopat’ın çok tuttuğunu söyleyebilirim. Ben de şahsen tipik Laz şivesiyle yapılan bu şakayı çok beğendim. Hatta şu satırları yazdıktan sonra listeden birkaç kurban daha bulup hararetimi dindirmeyi düşünüyorum:)



Uygulamanın linki burada, iyi şakalar efendim.

https://www.facebook.com/liptonhararetmatik/app_395429340516909

Seslendirmenin yapıldığı stüdyodan kamera arkası görüntüler ise çok eğlenceli:

http://youtu.be/bmkAfVBRBT4

Bir bumads advertorial içeriğidir.

12 Ekim 2012 Cuma

klinikle alakalı ilk yazı

merhabalar efendiiim bir yazıyla daha karşınızdayım. aslında bundan önce tek çocuk olmak (ankette 2. sıradaydı) ve beirut konserini yazacaktım ama ikisi de taslakta şu anda. yazma yeteneğimi kaybediyorum sanırım. bakalım şimdi yazabilcek miyim...
bugünkü konumuz dönem 4 olup artık kliniğe çıkmam ve hayal ettiğim stj. dt. gökhan akkerman ile gerçekte olan arasındaki ilişkiyi incelemek.

öncelikle başarılı olduğum bi konuyla başlayayım, hasta ile enşeye şaplak göte parmak durumuna gelmemek. bunu çok iyi becerdim bence. her zaman aramızda bi mesafe var ve ben bundan gayet memnunum. ilk stajım protez olduğu için hastaların neredeyse hepsi (bugünkü genç hastam hariç) yaşlı insanlar ve haliyle aranızda bi mesafe oluyo zaten.
mesela derste şey denmişti bize, hastalarına amca, teyze şeklinde hitap etmeyin. bunu gayet iyi uyguladım ve geçen 2 hafta boyunca her hastama hanım, bey ünvanlarla seslendim. her ne kadar sınıftaki çoğu kişi "oldu mu deyzeee" ya da "ölçü alıcam anladın mı amcacım?" şeklinde hastalarıyla gayet samimi olsa da ben "ağzınızı açın." şeklinde olanını daha çok sevdim.
başarılı olamadığım bi konu bununla alakalı; hastalarla samimi olmak. mesafeli ve samimi olmak arasındaki o sınırı tutturamadım ben. hastamla samimiyet neredeyse sıfır. sabah "günaydın, buyrun" diyip oturtuyorum ünite, işimiz bitince de "geçmiş olsun, iyi günler" diyip yolluyorum. nassın beyamca, çocuk kaç tane var sende teyzecim muhabbetlerine hiç girmedim.


başarısızlıklardan devam edersek randevuya sadık kalmayı söyleyebiliriz. söyleyemeyiz de aynı zamanda. nasıl oluyo bu, şöyle oluyo... şimdi ben bi hastaya randevu veriyorum, ama o gün işimin uzayacağı sonradan aklıma geliyo ve randevuya bikaç gün kala hastayı arayıp ileri bi tarihe erteliyorum işlemleri.
şimdiye kadar hiçbi hastayı kliniğe kadar getirttikten sonra bakmayıp geri göndermedim ya da 15 dakikadan fazla bekletmedim ama randevuyu iptal ettiğim çok oldu. burda başarı oranı yarı yarıya bence.


hijyen konusunda da çuvalladım gibi. ama değil gibi de yine. tüm aletlerim steril, onda sorun yok. dezenfektan sıkıp bakmıyorum hastaya. ama masa düzeni pek düzgün olmuyo ve rahatsız edici bi görüntü bu benim için. hasta için öyle mi bilmiyorum ama düzenli durabilse eşyalar daha iyi olcak. durabilse diyorum çünkü 2 kişi kullanıyoruz üniti ve kliniğin tam ortasında olduğu için malzeme geliş gidişi çok fazla oluyo. haliyle kısa sürede dağılıyo etraf.
gereken zamanlarda eldiven değiştirmeyi dönem 2'den beri başarıyla uyguluyodum, bu sene de bozmadım. 20 kuruş gidiyo olabilir ama en azından kendimi güvende hissediyorum.


hız konusu en başarısız olduğum konu. bir zamanlar preklinikte erkenden bitirip giden ben hasta sıkıntısı çekiyorum. en geriden gelen değilim belki ama geriden gelen gruptayım. tüm başarısızlıklarımın en büyüğü bence.

ve preklinikle klinik birbirinden farklı düşüncesinin doğru olduğunu gördüm burda. hız konusunu geçtim, gelen hastalarda da çok fark var. geçen sene gayet düzgün çenelerde işlem yapıyoduk ama bu sene ideal çenelerimiz yok ve o alıştığımız şeylerinn hepsini yapamıyoruz. kalın kretlerde mükemmel tutuculuğa, dil sorunu olmadan ölçü almaya, bulantı refleksi olmayan modellere alışmıştık biz ama burda alıştığımız ideal hastalardan çok uzağız.
mesela ilk hastamın kreti rezorbe olmuş, kocaman bir dili var ve ağzı ufacık. büyük kaşık ağza girmiyo, küçük kaşıkta dil takııyo ya da tüm bölgenin ölçüsü zor alınıyo. üst çenede de hastada aşırı bulantı refleksi var, çenesine bi şey değince ağzını kapatıp öğürmeye başlıyo. ne yapacağımı bilmeyip göndermiştim hastayı o gün. sonraki randevuda hocayla beraber almıştık.

bi de sorumluluk duygusu var ki preklinik ve klinik arasındaki en büyük fark. preklinikte diş kesmede bi hata yapınca puanımız kırılıyodu ya da model değiştiriyoduk ama burda bi insana zarar veriyoruz. o yüzden işlemlerde dikkatli olmak lazım. hastanın yapılacak işlemlerini yazmakta da stres var. oral diagnozda bu daha fazladır, sürekli teşhis koyuyolar orda. şimdiye kadar bir hastamı diş çekimine birini de kanal tedavisine gönderdim. yanlış dişi yazarsak sağlıklı bi diş çekilebilir ya da kanal tedavisi yapılabilir. yine aynı şekilde kaplama için gelen hastalarımızın doğru dişlerine tedavi uygulamak zorundayız. eskiden yanlış bi şey yapsak bunu dönüşü çok kolaydı ama artık yok öyle bi şey. sağlık konusunda sorumluluk hakikaten çok fazlaymış.




şöööyle bi toparlarsak... sonuç olarak, her ne kadar en zor bölüm olan protezden başlasam da tüm sorunlara rağmen diş hekimliğini hala çok seviyorum ve eğer sınava girip aynı puanı yapsam yine diş hekimliği yazardım.

9 Ekim 2012 Salı

ilk film incelemesi - mr. nobody



bi bok anlamadım. net.

18 Eylül 2012 Salı

üniversite yurdunda hayatta kalma rehberi

eveeet, anketimiz sona erdi ve liderliği 12 oyla üniversite yurdunda hayatta kalma rehberi aldı. yalnız sadece 20 kişi oy kullanmış, resmen 20 kişilik güzel insan topluluğuna yazıyorum sadece. diğer 400 küsür kişiden hayır yok. ne varsa o güzel 20 insanda var yine.

konuya başlayabiliriz artık, madde madde yardırıyom.
kural 1 -yemek buldun ye, dayak buldun kaç-
efenim en önemli kural bu, karın doyurabilmek. eğer et yemem, etliyle sütlüyü bir arada yemem (musevi izleyiciler içindi bu), beyaz ekmem yemem çevizli çavdarlı akşamdan şaraba yatırılmış 258 derece odun ateşinde pişmiş yerim sadece, sulu yemek mi aaa esnaf lokantası gibi o ne öyle diyen varsa şimdiden babasından para dilenip eve çıksın. yurt işlerine hiç bulaşmasın o kişiler. harcarlar sizi burda, diyim ben.

zamanında odada sadece kuru ekmek olduğu için onu azıcık suyla ıslatıp yemiş biri olarak söylüyorum, çok zor şartlar altında olabiliyonuz. e gidip alsana demesi kolay, bazı günler kendinizi odaya nasıl attığınızı bilmiyosunuz, yemek o an düşünülen son şey oluyo.

kural 2 -kimseyle kötü olmaya gerek yok-
oda arkadaşlarınıza iyi davranın ki iyi karşılık görebilesiniz. şahsen ben gerek biber gazı sıkma olsun, gerek oda arkadaşı banyoya girince odanın kapısını kilitlemek olsun birçok kötülük yaptım. karşılık olarak benim de üstüme kapı kilitlendi, bana da gaz sıkıldı.
demiyorum ki ot gibi yaşayın, ama fazla uğraşmayın sağınızla solunuzla.
en azından "sabah okula giderken beni de uyandırsana" diyebilecek kadar arkadaşlık seviyeniz olsun akşam yatmadan önce. gün içinde yine hayvanlık yaparsınız ama yatmadan önce ilişkinizi iyi tutun.

kural 3 -sigara mı içiyon sen?-
oda arkadaşınız sigara içiyosa ilk günden ya pencere kenarına, ya kapı dışına mahkum edin onu. arada içerde de içmesine izin verilebilir ama genel olarak odada sigara içilmesi hiç iyi bi şey değil. zaten azıcık insan evladıysa karşınızda pofur pofur içmez. bu konuda sorun çıkartabilirsiniz, sağlık önemli.

kural 4 -içki mi çiçiyon sen?-
sana zararı var mı? yok. bırak içsin.

kural 5 -hasta olmak için en kötü yer-
yurtta hasta olunmaz. mümkün olduğunca hastalık işlerini evde halledip gelin. hem odadaki diğer insanlar virüslerle burun buruna yaşar, hem hasta kişi yatakta tek başına kıvranır. iki durumu da yaşadım, en kötüsü odada tek başına ölümü beklemek. nasıl tiksindiysem odada hasta olmaktan, bi daha da olmadım zaten.

kural 6 -kıs şu müziğin sesini!-
hayvan gibi müziğin sesini açmayın arkadaşım. ama ben kulaklık takıyorum demeyin, ondan da ses geliyo. müziğin en cırlayan yerinde çıkarın kulaklığı kulağınızdan, parmağınızla ucunu kapatıp bir karış falan uzaktan dinleyin bakalım ses geliyo mu diye. eğer sözler anlaşılıyosa kısın sesini. kulak içi kulaklığınız varsa hiçbi sorun yok. takın kulaklığı, muhtemelen dayanabileceğiniz sese kadar dışarı ses çıkmayacaktır. kontrol etmekte fayda var tabi.

kural 7 -donun çok güzelmiş kardeş-
kirli çamaşırlarınızı (özellikle donlarınızı) topluma açık yerlerde tutmayın. ya dolabınızda ayrı bi yer olsun, ya da bi çamaşır kutunuz. durduk yere milletin gözüne sokmayın donunuzu.

kural 8 -seni öğretmene söyliycüeeem-
eğer daha önce hiç uyarmadan odada birini idareye şikayet edecekseniz hazır aşağı inmişken odanızı da değiştirin. bi sorun varsa önce yüzyüze halletmeye çalışın, yine de çözüm üretilemiyosa inin aşağı anlatın derdinizi.

kural 9 -oda nüfusu 2 katına çıkmaz!-
ikide bir arkadaşlarınızı toplayıp odaya gelmeyin. nerde çokluk orda bokluk. zaten sınırlı sayıda oksijen var, iyice azalıyo nüfus artınca. gidin dışarda buluşun.

kural 10 -bi şey ister misiniz aşşaadan?-
bu soruyu sorun. mesela sadece 1,5 litrelik su almak için aşşaa iniyosanız oda arkadaşınıza da bi şey ister misin diye sorun, ufacık şey için aşağı inmiş olmayın. ilerde bi gün o da size sorar, ufak ufak yardımlaşırsınız böyle.

kural 11 -yağmur mu yağıyo?-
işeme sorununuz varsa üst katta yatçam ben demeyin, gidin yerin dibinde yatın!

kural 12 -bi şey mi kokuyo?-
haftada bir banyo yapıyosanız bunu iki günde bire kadar indirin. mümkünse her gün girin şu duşa! zaten tıkış tıkış kalıyoruz, bi de ter kokuları karışıp konsantre karışım oluşturmasın çük kadar odada. ayağınız kokuyosa da koridora sarkıtmayın. ölüyodum!!

kural 13 -ya yok farklı bi şey kokuyo-
çöplerinizi atmayı unutmayın. bir aydan fazla beklemiş her şey ceset gibi kokmaya başlıyo çünkü. kokuttum, ordan biliyom.

kural 14 -senin bilgisayarın şifre neydi?-
EBEN! siktirgit şu bilgisayarın başından!
mümkünse kendi bilgisayarınızı götürün, milletinkine çökmeyin. maddi durumunuz kötüyse güzelce anlatın, kimse malını kıskanmaz. ama durumunuz olmasına rağmen sömürür gibi kullanırsanız o bilgisayarı kafanıza geçirirler.

kural 15 -ışığı kapatayım mı?-
şu soruyu sorun. tamam derse eğer öküz gibi bütün ışıkları kapatmayın tabi, sadece yatağınıza en yakın olanı kapatın. mümkünse uyku gözlüğü alın rahat rahat uyuyun.

kural 16 -sesim geliyo mu? görüntü yok sizin-
internetten görüntülü konuşacaksanız siktirin gidin başka yerde yapın şu işi. ben de yaptım ama olsun, yine de siktirin gidin. anladım ki yanlış bi şey. odada rahat hareket edemez bi kere diğer kişiler, bi de sürekli kendi kendine konuşan bi herif olur. adam gibi yazın.

kural 17 -yemek isteyen var mı-
dışardan yemek söyleyecekseniz diğer insanlara da sorun. merak etmeyin herkes kendi hesabını ödüyo

kural 18 -horluyom mu ben?-
sorun. ilk günden sorulmaz tabi ama biraz samimi olunca öğrenin horlayıp horlamadığınızı. eğer böyle bi durumunuz varsa önlem alın. ben mesela diş gıcırdatıyorum, gece plağı takıyom fazla ses çıkmasın diye.

kural 19 -yemek-
bak tekrar söylüyorum bunu, çok önemli çünkü. yemek seçmeyin, yiyin.


şimdilik yeter sanırım bu kadar. yurt kapısından girmeden önce şöyle bi okuyun bence bu yazıyı.

9 Eylül 2012 Pazar

konusuzluktan kavruldum -anket-

aslında konuya karar verememekten kavruldum demem daha doğru olur. oturup da bi şey hakkında şöyle yardıra yardıra yazı yazamadım ne zamandır ağız tadıyla.
konuya karar verememek en büyük etken. hadi diyorum şunu hakkında yazayım, aklıma başka bi konu gelince a-aaa bak bu daha güzelmiş diyip bırakıveriyorum ilk konuyu.

bakın yan yarafta anket var, efenim sizlere sorayım da ona göre yazı yazayım artık. yoksa adam akıllı bi şey çıkacağı yok bu blogtan. arada yazma aşkı geliyo, bi de böyle deneyelim bakalım gelcek mi yine o istek.
ordan gidin seçin istediğiniz şeyi, bikaç gün sonra yazarım o konu hakkında.
etseniz etseniz siz adam edersiniz bu blogu, benden hayır yok. hadi tosunlar, hadi köfteler...

4 Eylül 2012 Salı

değişmese olmuyo mu şimdi?


ALLAANIZ VARSA YAPMAZSINIZ...
(ayrıca afedersiniz ama o birçok iyileştirmenizi alın da... bak kötü kötü konuşturuyolar beni herkesin içinde!!!)




olmuyo olum, olmuyo! yeni sistemlere geçemiyorum ben.
xp çıktı, win 98 kullandım
vista çıktı, xp kullandım
win 7 çıktı, bu sefer win 7 kullandım

o sondaki istisna diğer bilgisayarın vista olmasından ve ne bok bi şey olduğunu görmemden kaynaklı. ama genel olarak eski sürümleri tercih ediyorum. değişiklik sevmiyorum şu arayüzlerde. yapmayın etmeyin ağalar, almayın eskiyi benden...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

ev hali


sanat aşkım tutuşunca elime ukulelemi alıp böyle dolaşıyorum evin içinde. annemin içinden kim bilir neler geçiyodur ama şimdiye kadar bi şey demedi. siniri stresi içinde biriktirip ukuleleyi en ergonomik şekilde kafama geçirmesinden korkuyorum.

hayır bi de hiçbi şarkıyı tam çalamıyorum, bozuk plak gibi aynı şeyleri söyleyip duruyorum. öğrenemiyom da, yeteneksizlik var yüksek derecede.



karikatüre bakınca aynı ev halimizi görüyorum yalnız. iş yapmaya çalışan bi anne ve peşinden dıngıdı dıngıdı gelen bir adet insan. çok eğleniyoruz.
babam bu konuda görüşünü daha açık belli ediyor "git başka yerde çal" diyerek. olsun, o da sanatıma bir yorumdur.

28 Ağustos 2012 Salı

666. kayıt

şu anda okumakta olduğunuz kayıt blogun 666. kaydı.
biraz değişik olsun bu yazı, en sevdiğim 5 yazıyı koyayım buraya. daha sonra da değişik anlarda yazığım yazıları iliştiririm.


1. ilk sıraya yerleşecek kaydımız belli, bir zamanlar yaptığım tanrı. yok olup giden dinler arasında yerini aldı gerçi ama olsun.
http://googhan.blogspot.com/2010/02/yeni-bi-tanr-yaptm.html

2. bakalım buraya neler gelebilir. aklımda bikaç şey olsa da onlar belli konuda yazdığım şeyler, birazdan yazıciim onları. heh, şey gelebilir buraya, kadın-erkek farklılığını yazdığım yazım. severim keratayı
http://googhan.blogspot.com/2011/11/farkl-canlarz-efenim.html

3. buraya mikrobiyolojiden bi şeyler gelebilir. giardialar gelsin mesela
http://googhan.blogspot.com/2011/04/mikrobiyolojiyi-sevelim.html

4. bu sırayı bi oyuna verelim, değişik kod falan yazmıştım eğlence olsun diye. cities in motion...
http://googhan.blogspot.com/2011/07/cities-in-motion-ankara-edition.html

5. buraya da balık tutma hakkındaki yazım gelsin
http://googhan.blogspot.com/2010/05/dusunun-sokakta-yuruyorsunuz-karsda.html

hatta dur, 6 olsun. bi yazı daha var
6. içimde kalanlar...
http://googhan.blogspot.com/2010/09/eger-diyebilseydim.html



bunlar ilk bakışta ilk gördüklerim. sıralama karışık, mesela 'eğer diyebilseydim' yazısı daha üstte olmalı sevdiğim sıraya göre yazarsam. neyse, böyle dursunlar.

şimdi de blogla neler paylaştığıma gelelim. 3 seneden fazla süredir buralarda bi şeyler anlatıp durdum sürekli. başlarda takip edenim yoktu fazla, daha sonradan arttı, güzel oldu.


3 sene önce öss sonrası tercihlerde nereyi yazsam diye düşüncelerimi buraya yazdım mesela öss günlükleri adıyla. şimdi orada yazdığım hacettepe dişte okuyorum. gitmeyi pek istemediğim istanbul dişe gitseydim keşke diyorum, yakın durduğum trakya tıp için de tus zorluğunu görüp iyi ki gitmemişim diyorum. öss günlükleri gelsin efenim
http://googhan.blogspot.com/2009/08/oss-gunlukleri-bolum-1.html
http://googhan.blogspot.com/2009/09/oss-gunlukleri-bolum-2.html


bombanın üzerinden atlamamı da burada yazmıştım yine. uğraşıp çizmiştim hatta
http://googhan.blogspot.com/2009/11/aya-giden-ilk-turk-olabilirdim.html
---spoiler---
bomba değilmiş
---spoiler---




böceklerle mücadelemi de buralarda anlattım hep
http://googhan.blogspot.com/2010/08/alkol-komasna-girdi-gerizekal.html


askerlik şubesine gitmeden önceki ecel terlerim bloga akmıştı
http://googhan.blogspot.com/2010/09/ayaaaksamdaaansktr.html


yeri geldi, havamı da attım
http://googhan.blogspot.com/2011/03/not-bu-bir-hava-atma-yazsdr.html


giden sevgilinin ardından da yazı yazdım. hatta bi albümle birleştirdim bi de bunu
http://googhan.blogspot.com/2011/04/pandorann-kutusu.html


galon galon kan vermiştim zamanında. bi daha yapmam
http://googhan.blogspot.com/2011/05/bugun-sabah-kan-vermeye-gittim.html


kendi kendimi de tanıtırım. pis tanıtırım hem de! (hayvan karşılaştırmalı)
http://googhan.blogspot.com/2011/06/gokan-tanyalm.html


sevgi mektuplarımı hep blog aleminde yazdım. aaah ah
http://googhan.blogspot.com/2011/06/belli-edemesem-de-en-cok-seni-sevdim.html


aileyi de unutmadım tabi
http://googhan.blogspot.com/2011/06/akkermans.html


video da koyarım. pis koyarım...
http://googhan.blogspot.com/2011/09/donem-3-oldum-sonunda-he-bi-de-lego.html


ukulele kayıtlarım
http://googhan.blogspot.com/2012/01/ukulele-kaytlar-vol-2.html


sınavları tek tek swf ile anlattıydım
http://googhan.blogspot.com/2011/12/bi-vize-donemi-nasl-gecti.html


bunu da koyam, dursun burda
http://googhan.blogspot.com/2012/05/i-l-hacettepe-senligi.html


tercih rehberi de yayınladım, dev hizmette bulundum
http://googhan.blogspot.com/2012/07/dev-hizmet-universite-tercih-rehberi.html



bi an hızımı alamadım sevdiğim ne varsa toplu toplu yazdım buraya. sıkıldıkça bakarsınız, aa ne mallar varmış ben yine iyiymişim der sevinirsiniz.
hem dursun bu burda, arada kendim de okurum.
niye 666. yazılara efenim...

24 Ağustos 2012 Cuma

bakın burda ne var!


hayatımızda böyle bi gerçek de varmış. bugün gördüm, sevinçten ters takla atacağıdım nerdeyse. AYIKLANMIŞ OLUM, BORU DEĞİL!!!


umarım 650 kişiyi bi odaya toplayıp tükmüklü tükmüklü ayıklattırmıyolardır :')

23 Ağustos 2012 Perşembe

gökanın bilinmeyen yüzü...

tuvalet kağıtlarıyla balonu kaplayıp, kuruduktan sonra kafama geçirecek kadar salaktım

bilmediğiniz gökan

mim: en eski anı

seymsomething mimlemiş beni. normalde mim doldurmayı sevmesem de iki yazı arka arkaya mim olucak. sınavlara çalıştığım için oturup da hadi bi konu etrafında yazayım diyemiyorum. böyle hazır kalıbı alıp yazayım, daha rahat.


efenim hatırladığım en eski anım anaokuluna gitmeden önce evde yaptığımız hazırlık, eskisi yok. film şeridi ordan başlıyo benim. gerçi başlamasına başlıyo da sonrası hep kopuk kopuk gidiyo.
mesela anaokulunun birçok yerini hatırlamıyorum. konudan çıkmış olcak ama biraz o zamanları yazayım.


kız meslek lisesinin içindeki anaokuluna gittim ben. hep kız vardı. kocaman kocaman kızlar vardı. siz daha cücük kadar bebeyken yanınızda hormon seviyesi zirveye ulaşmış kızların olması değişikti. mesela bugün aynı durumda olsak her şey çok daha değişik olabilirdi.

anaokulunda hatırladığım pek bi şey yok. ecem diye bi kız vardı, ilk sevdiğim kız olur kendisi. ya da oteldeki kalp gözlüklü kız... hangisi daha erken bilmiyorum. galiba ecem daha önceydi. 1. sınıftayken de o zamanlar 4. sınıfta okuyan esra abla vardı serviste, onu sevmiştim.
tatildeki kalpli gözlüklü kız da tam bu ikisinin arasında bence. neyse, gözlüklüye bu yazıda fazla yer vermesek de olur.

ecemi severdim işte ben anaokulundayken. hepimiz aynı sınıftaydık, sonra kalabalıklaştık mı bi şey oldu sınıflar ayrıldı. ecem diğer sınıfa gitmişti, ben de mal gibi bakakalmıştım arkasından. daha sonra pastel boyalarla ecüş bücüş işler yapmıştık.
bi gün işemeye tuvalete gittim. böyle taşlı bi yerdi orası, kapıdan girince dümdüz gidiyodun ve karşıda tuvalet vardı. bazen sıra olurdu önünde, işte orda sabretmeyi öğrettiler bize. neyse ne diyoduk, tuvalete gitmiştim bi gün, yanda da lavaboda bi kızın suratını yıkıyolardı. tam hatırlamıyorum, hayal gücüm devreye girmiş olabilir ama aklımda kalan şey kızın suratının deli kanadığıydı. ecemmiş suratı kanayan. kalorifere geçirmiş kafasını.
düşününce mantıksız aslında, aklımda kaldığı gibi şorul şorul kanasaydı ambulans falan çağırırlardı. acıcık kanamıştır bence.
işte efenim, anaokulunda ve muhtemelen hayatımda ilk sevdiğim kişi ecemdi. suratını hatırlamıyorum lakin kendisinin. çok zorladım hafızayı ama ı-ıh kızın suratı yok hafızada. belki de harbiden dağıldı kızın suratı, ondan hatırlamıyorumdur.



anaokuluna dair başla bi anım mustafayla işememizdi. evet, işedik beraber.
öğle uykusuna yatırırlardı bizi, bir saat mi, bibıçık saat mi ne uyuturlardı. o gün de işemeden mi yattık noolduysa tuvaletimiz geldi. yanımdaki ranzada üst katta yatıyodu mustafa. gökan dedi, çişim geldi dedi. benim de gelmişti. gidip öğretmenlerimize söylemeye korktuk ama. neden korktuğumuz hakkında fikrim yok, sadece korkmuştuk.
10 dakika sonra falan gökan ben işedim dedi. son derece sakin bi şekilde tamam dedim. bikaç dakika sonra mustafa dedim, ben de işedim. o da tamam dedi. yatmaya devam ettik. bu kadar normal bi şeydi işemek bizim için. tuvalete yapmak kadar kolaydı.


bi kere de yemeği ilk ben bitirmiştim. nasıl yaptım bilmiyorum ama bitirmiştim. hayatım boyunca sofradan ilk ve tek erken kalkışım olarak tarihte yerini aldı zaten. onun haricinde en yavaş yiyen hep ben oldum. anaokulunda ilk bitirince çatalları kaşıkları toplatmışlardı, mutlu mutlu yapmıştım. şimdi farkına vardım ki bildiğin amelelik yapmışım oralarda. paramızla rezil olmuşuz.


anaokulunun kapısından girerken babam popoma tekma atıp gönderirdi. ayak popoya temas ettiği anda deli gibi koşmaya başlardım sınıfa. kapıdan girince tam karşıdaydı, ecemsizdi.
çolakoğlu anaokulunda okuyan ve şimdi 20-21 yaşında olan ecem adında kız varsa benimle iletişime geçsin lütfen. çok merak ediyorum tipini.


bi keresinde de temizlik görevlisi ıslak ayaklarıyla halının üstünde yürümüş. duvardan duvara, düz renk halı. üstünde de ayak izi. 5-6 yaş aralığında çocuklarla dolu bi yerde o görüntünün nası bi karmaşa yarattığını hayal edersiniz heralde. dana gibi ağlamıştım. böğüre böğüre...
allahsız mısın kadın sen? yürünür mü o şekilde, korkudan altımıza sıçacaktık!

he bi de bahçede kaplumbağa gördük. ben korktum ondan. bu kadar.


mime geri dönersek, ilk hatırladığım olay da anaokuluna hazırlık. odam hafif karanlıktı. aslında hep karanlıktır biraz odam, pencere iç tarafta kalıyo çünkü. o gün biraz daha karanlıktı ama.
annem giysilerimi topluyodu. düşmeyeyim diye yanında parmaklıkları olan yatağım vardı, içine beyaz bi yarış arabası koymuştum. plastikten. ben de mal gibi dolanıyodum etrafta, ilk hatırladığım şey bu.
insana yakışmıyo böyle bi durumun filmin başlangıcı olması. gayet normal bi durumu hatırlıyorum.
deminki plastik arabayı anaokuluna götürdüm, meğer gerek yokmuş oyuncak götürmemize, orda varmış zaten. tekrar geri gelmedi eve o araba. en son yan sınıfta gördüm, dolaptaydı.

araba da şunun gibi bi şeydi. tekerlek hariç her tarafının beyaz olduğunu düşün, öyle

9 Ağustos 2012 Perşembe

aylar yıllar sonra mim. acayip sorular

bırcı mimlemiş beni. eskiden pek doldurmazdım ama özlemişim. yapayım, hem değişiklik olsun, zaten konu gelmiyo aklıma.

1. Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız?
sikerün üzüntüyü der her dakika mutlu olmaya çalışırdım. son aylarda artık kafayı yer intihar ederdim muhtemelen.
bi de ölümümden periodontoloji anabilim dalı sorumludur diye not bırakırdım. kendime faydam yok, sonraki nesilleri kurtarayım bari.

2. Fobileriniz, takıntılarınız var mı neler?
takıntının allahı bendedir. god of takıntıs modunda bi insanım.
-mesela araba çalıştırırken kontağı yarıya kadar çevirir kemerimi takarım. sonra tam olarak çalıştırırım. dedem bismilla diyip çık yola dese de bu yaptığım hareket daha önemli bence. kazadan beladan tütütütü yareppi...
-yeni bi kitap alırsam önce kenarlarını bi katlarım, öyle başlarım sayfalarını açmaya.
-koşudan sonra yürümeye başlamadan bi hhuuuh diye nefes veririm. nefes vermeden koşu-yürüme geçişi yapamıyorum çünkü.
-yattığım yerde mutlaka bi tarafımda duvar gibi engelleyici bi şey olması lazım. iki tarafı açık yerde yatamam. sırf bu yüzden arkadaşımda çekyattan çarşafı yorganı toplatıp duvar kenarındaki çekyatı açtırıp oraya kurdurdum yatağı. huyumu önceden bildiğinden kükremedi bana. unutmasaymış...


3. Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız?
bi an önce eşeysiz üreme üzerine evrimleşmeye çalışırdım. nasıl yapacağım konusunda hiçbi fikrim yok lakin.

4. Dünya'yı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız neden?
ingiltere. orayı görmeden ölmem. o ilk soruya da ekleyelim bunu. yorkshire, lincolnshire, oxfordshire hatrına ingiltereden başlardım.

5. İtiraf edin prens/prensese dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz?
pislik misiniz lan, niye kurbağa öpeyim? ama dersen ki şakacıktan bu, hani sanki hede hödö anlarsın ya... derseniz öpmedim. genel olarak prensesi kurbağaya döndürme yeteneğim var.
öyle de lanetliyim.


6. En son yaşadığınız unutamadığınız küçük düşürücü, unutamadğınız olay?
utanmam ki ben. öyle bi duygu yok bende, aldırdım. nisanur hastanesinde 3000 lira + 2 yıl badem bıyık bırakmayı taahhüt edince ameliyatla alıyolar. genel anesteziye yapıyolar, hiçbi şey hissetmiyosun. ertesi gün de taburcu ediyolar zaten, çok rahat.

7. Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey?
don. mutlaka giyerim, giymeden çıkmam. kalan 2 şey de ayakkabı ve giyecek bi şeyler. he dersen ki "mal, eşya olarak soruyorum!" o zaman cevap değişir.
eskiden telefon, cüzdan, anahtar, mendil kontrolü yapardım macarena dansı eşliğinde. bu sene mendil ve anahtara artık ocak dışısınız diyip biber gazı kontrolüne başladım. zaman kötü, kolla götü.
gebzedeyse telefonu ve cüzdanı alıyom sadece. o kadar boş beleş çıkarım sokağa.


8. Hayatınızın bir kitap/film olmasını isteseydiniz hangisi olamsını isterdiniz?
küçük kadınlar. 
ama çok kadın olucak böyle, 60 70 tane. haremimde oturcaklar bütün gün. içlerinden birine "tez gel, sevişecez!" diye hüküm verdiğimde koşup geliceler. viktoryassiktırran falan oyuncu transfer edebilme hakkım olmalı bi de.
küçük dediysek 18 üstü ha, yanlış anlaşılmasın. o kadar da küçük değil, viktoryassikrıt diyoruz.

9. En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz,ne yapardınız ?
kardeş, ne içtiysen aynısından istiyorum derim. siktirsin pezevenk, ne gidecem tanımadığım bilmediğim gezegenlere. dna örneği istiyosan adam gibi rica et, bi araştırma merkezinde vereyim. öyle ta binlerce kilometre sürüklemeye ne gerek var adamı?

10.İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapıcağınız ilk şey nedir?
götüm yusuflayıp abi ne zaman geçiyo bunun etkisi diye sorarım. ömür boyu görünmezlik çekilmez lan. bütün gün pudralanıp dolaşırdım fark edileyim, bir birey olabileyim diye. elimizdekilerin kıymetini bilelim bak. millet görünmez ama mutlu değil. neden? e hıyar sen de bütün gün pudralanıp dolaşsan sen de mutlu olmazsın!



oh bir mimin sonuna gelsik değerli izleyiciler. biliyom mim doldurmuyon ama arada iyi oluyomuş ha, istersen şeettirirsin. istemiyosan da sen bilirsin, çok saygılıyımdır kararlarına at yarışındaki eşek

5 Ağustos 2012 Pazar

başlık bulma konusunda gerçekten beceriksizim

aaah ah efenim internetin kıymetini bilin. 4 gün internetsiz kaldık bakım yüzünden, bilgisayarda ne kadar saçma sapan oyun varsa sıkıntıdan hepsini oynadım.
dıaşrı da çıkmadım fazla, adalara gidemiyoruz. arkadaşın birine uysa öbürüne uymuyo. böyle böyle taaa 13 ağustosa kadar sarkıyo. hafta içi bi gün gitmem lazım ama benim oralara. tek gidicem sanırım.
halime acıyıp uy kıyamam diyen varsa buyursun gelsin. bana hayır yok çünkü öbürlerinden. bok yiyin (aaa ne ayıp)

konuyu dağıtmayalım. internet yoktu. evet çok güzel bi konu, tıkandı kaldı.
4 günlük ayrılığın ardından tekrar kavuşmanın şerefine daha önceden pizzama ve kütüphanedeki kıza yazdığım (sıçtığım) gibi bir şiir de kendisine yazmak (sıçmak) istedim ama olmadı.

konuyu toparladığıma değmedi resmen. iki kelime yazdım bitti. adalardan devam edelim.
insanlar neden adalara gitmek için benim gibi yanıp tutuşmuyolar ki? kartalda falan otursam her gün adalara giderdim muhtemelen. bisiklete binip tur üstüne tur yapmak çohoş mesela. çok kalabalık olduğunda faytolar biraz sorun çıkartıyo gerçi ama hafta içi gideceğim için sorun çıkartmazlar muhtemelen fazla. bi de bissürü kişi oruçludur, gelmezler.


bisiklet almayı düşünüyorum. ankarada falan kullanabilirim. yurdun kapısının önünde 2 tane var mesela. bi de üstü kapalı bi yer yapsalar iyi olcak ama yapmıyolar
5000 liranın üstünde bisikletleri görünce biraz moralim bozulsa da 600 700 liraya güzele bnzeyen bisikletler var bence. güzele benzeyen diyorum çünkü daha anlamıyorum güzel mi değil mi diye.

aha oyun yüklendi, biraz oynayam yeni oyunumu. daha sonra yazarım daha

29 Temmuz 2012 Pazar

meraba yine ben

yarın ders çalışmaya başlıyorum!
evet, yazın ortasında ders çalışçam. neden? 4 TANE BÜTÜNLEMEM VAR ÇÜNKÜ!!!

hayvan gibi her dönemden 2 tane bırakınca 4 ediyo (hadi canım? 4 mü ediyo gerçekten!) bidakka yaa, bunları zaten yazmıştım ben. ehe, konu çıktı diye sevinip başlamıştım oysa ki yazıya. neyse başka bi şeylerden bahsedelim.

periodontolojiden geçersem kalmam gibi duruyo. etiği kesin geçerim (böyle böyle kaldım...), farmakoloji test zaten (48 almıştım anca, 63 almam gerekiyo), oral diagnoza çalışmak için 2 haftam var (24 X 14 = 336 saat. iyi, yeter) bi de belalım periodontoloji!
bi de hala periodontoloji uzmanlığı düşünüyorum. yrd. doc. bile olamam ha ben. hatta onu geçtim, doktoramı bile tamamlayamam ben o bölümde.


geçen diş hekimine gittik dolgu için. kadın muayene ücreti aldı 10 lira, ama muayene etmedi!!! sadece çürüklü dişe bakıp randevu verdi ileriki bi gün için. diğer dişlere bakmıcak mısınız diye sordum, tabi bakmamız gerekiyodu aslında, cuma günü geldiğinizde bakarız dedi. hem muayene ücreti alıyo, hem muayene etmiyo! cuma baktı ama bütün dişlere. anlata anlata yaptı dolguyu.
vergileri falan sordum, %28 vergi veriyolarmış. üeh dedim.
teknisyen ücretlerine baktım, bi total protez için 250 civarı bi ücret ödüyolar teknisyenlere. çalışanların parasını da çıkartınca ne kalıyo ki zaten? protezden maliyeti alın, geri neyi kalır ki?

öyle ahım şahım para kalmasa da vergi, teknisyen ücreti falan hepsinin parasını hekim aldığı için fazla gözüküyo. kaç kişiye dağılıyo o para halbuki. neyse.




feysbuk sonunda beni de zaman tüneline soktu. şimdilik hala eski günlerdeki gibi görünüyo profilim ama 4 gün sonra cümle aleme görüncek zaman tünelim.

değişiklikleri sevmiyorum ben. blogger da eski görünümünde. yenisine alışamadım, eskiyle devam ediyorum. yakında bunlar da dayatırlar al bunu kullan diye.




çocuklarla aram hiç iyi olmamasına rağmen 1 yaşındaki kuzenimle gayet iyi anlaşıyoruz. bi de 6 yaşında olan bi kuzen var, o da iyidir bak.
bu 1 yaşındaki kuzenimle beraber çimenlerde emekleyerek kendimi aştım. kendisine ismiyle değil, sarı diye hitap etsem de hiç sorun etmedi çocuk. tatlı bi insan ortaya çıkarmış anne babası, bravo onlara.
ağlamaması başlarda iyiydi de normalde çocuk ağlar la, bu hiç ağlamıyo. kakasını yapınca yalandan sesler çıkartıyo, susuyo sonra. kafaya tencereyle vursam ağlar mı diye düşündüm bi süre ama vazgeçtim sonra. ayıp çünkü.

bi de pepee seviyo. gökan abiciim demese de pepe demeyi biliyo. büyüklük bende kalsın diyip ağız burun girişmedim. efendiliğimi bozmam.
adımı düzgün konuşmaya başladığında öğretmeyi düşünüyorum. gökan diyecem diye götan falan der şimdi o sarı, durup dururken el ense çekmeyeyim küçücük çocuğa. o da ayıp.
bunlar şaka tabi, agudu bugudu bir birey daha, 20 yaşına gelene kadar el ense çekmeyi düşünmüyorum. yerlerde yuvarlanmıştık ama o sayılmaz.

sarı ve ben (20 sene sonra)



ukulele konusunda kendimi aştım. beiruttan penalty şarkısını da çalabiliyorum artık. böylece postcards from italy, elephant gun ve penalty ile gruba katılmaya bir adım daha yaklaştım.
bei de alın lan aranıza, tuvaletleri falan temizlerim. noolur, hadi yaaa...

bi de at yarışındaki eşeğe bi şarkıyı çalmaya çalışçam demiştim ama beceremiyorum ben onu. kapatma mı öyle değişik bi şey var, yapamıyorum. tırnaksız olunca penayla çalıyorum mecburen, onda da olmuyo. tırnaklarımı yemeyeyim diyorum ama bi zaman sonra unutup katur kutur girişiyorum yine.
hele bi de bütünlemelere çalışçam şimdi, iyice gider kuzucuklarım.


legoları tekrar çıkarttım, eski yaratıcılığım yok artık.
lastiklerle bi silah yapamadım, sinir bastı. başka bi şey de yapamıyorum yeni. eskiden değişik şeyler ortaya çıkardı ne güzel, şimdi hep aynı şeyler, ufak ufak geliştirmeler var sadece.


ve son olarak şunu da söyleyeyim GEBZE ÇOK SICAK!!!

25 Temmuz 2012 Çarşamba

kafama takınca takıyorum!

aklıma bi şey takılınca, özellikle şarkı, onu mutlaka bulmalıyım. naabıyosam bırakıp onu düşünüyorum. içim rahat etmiyo çünkü beynimin köşesinde neydi lan bu diye kaldıkça.
demin yine oldu.

bak 2 tane şarkı var ve bence aşırı benzeyen bi yer var. canım sıkıldı diyosan, uğraşmalık bi şeyle çıksın sana. aşşaadaki şarkının 1.05-1.18 arasını  dinle, başka bi şarkıda da ona çok benzer bölüm var. bundan acıcık daha hızlı ama. hatta ipucu vereyim, 90'lardan mis gibi bi filmde de vardı bu.
10 dakika düşünmüşümdür en az, gelmedi aklıma. en sonunda kafamın en iyi çalıştığı yere gittim. evet, tuvalete. orda değişik bi güç var, 5 dakika içinde geldi aklıma. cevabı da iliştirdim buraya, eğer hadi hafızayı zorlayayım biraz, sonra bakarım dersen orda durmakta kendisi. tepedeki şarkıda 13 saniyede söylenen yer cevapta 7 saniyede söylenmiş. acıcık hızlı demiştim bi de, kulağımın ayarı yok. iki kat hızlı söylüyo adam

20 Temmuz 2012 Cuma

DEV HİZMET!!! üniversite tercih rehberi

şimdi bu yazının çıktısını alıp duvarınıza muvarınıza asın, bakıp bakıp tercih yaparsınız. kapsamlı olcak diye düşünüyorum, bölüm bölüm yazcam o yüzden. hadi başlayalım.

efeniiim, puanlarınız belli oldu. belirsizlik kalktı ortadan, rahatladınız bi. acaba kaydırma yapmış mıydım? matematikten herkes iyiyse puanım düşer mi gibi dertleriniz bitti.
şimdi tercih listesini arayıp aha bak buraya girebilirim ha! piiiğğğğ 3 puanla kaçırıyorum. neyse yazarım bunu da belki tutar diye planlar yapıyosunuz. yapmayın! sıralamaya bakın, ondan sonra yapın. 7 sene önce oks'de yapmıştık biz o puan şeyini, tutmuyo. bok çukuru gebze anadoluya gitmiştim.

eveet, rehberimize başlayalım. önce bölümleri dizin haline getirelim, düzgün olsun.
1- puan ve sıralama
2- istediğin bölüm mü?
3- aileyle nasıl başa çıkarım?
4- bak komşunun kızı hukuk yazıyomuş, sen iktisat yazıp ezd.. (burda adamın ağzına çakıldığı için cümlenin devamı gelmedi)
5- tecrübelerden yararlanmak
6- yeinde görcem!
7- aç kalır mıyım?
8- üniversite tanıtım günleri

bölüm 1 - puan ve sıralama
ben öss'ye girmiştim, ygs-lys'de çok şey değiştiyse affola. gerçi dershanelerde gözetmenlik yaptığım için biraz ilgiliydim bu konularla, pek bi cahil değilim.

bak canım, puanın bi yeri tutuyo ama sıralaman tutmuyosa puanına bakıp ohohoh girdim buraya, amcaya dayıya haber verelim diye gaza gelme. hatta mümkünse KAZANDINIZ yazısı görene kadar haber verme. gerçi kazandınız yazmaz ama anladın sen.
sıralama tutuyo, puan düşük kalıyosa yaz gitsin. puanlar lıbı lıbı, habire oynuyolar. tutması kesin değil ama diğerinden daha garanti balk bu.
hem sıralama hem puan tutuyosa git okulu gez, hocam seneye öğrenciniz olcam, çikolata getirdim size de. yalakalıklara başla şimdiden. giriyosun çünkü oraya artık. üniversitelisin diyemeyiz ama üniversitelisi- diyebiliriz. son bi n harfi eksik sadece. o da olur.
hem puan hem sıralama tutmuyosa başka bölümlere bak. istiyosan yaz orayı ama başka yerlere de bak. muhtemelen giremiceksin çünkü oraya.


bölüm 2 - istediğin bölüm mü?
hey hey hey 89235928 puan yaptım, siktim attım sıralamayı da. harvard tıp mı olsun, yale hukuk mu? amaaan ivy league olsun, çamurdan olsun ahahah seviyesindeysen, puanın eli yüzü düzgün bi tıp için, aklı başında miyedizlik için yeterliyse ama buraları istemiyosan, GİTME!
bak istemediği bölümde, sadece puana göre tercih yaptığı için okuyup 2-3 sene sonra okulu bırakan yaklaşık iki elin parmakları kadar insan biliyorum (10 değil ama yakın).

mesela hacettepe tıp tutuyo, o kadar aşmışsın yani! ama tıp sevmiyosun. git doktorlarla konuş, abi de gidiyim mi tıpa de, yapabilir miyim de. istemiyosan gelme diyecektir. (hadi yine iyisin, gitmene gerek kalmadan ben cevap verdim. köfte seni)

aman efendim puanım ziyan olcak, 10 puanı ösym'ye nah yediririm ben mantığını siktir at bi kere kafandan. ne gerek var olum 10 puan daha yüksek diye istemediğin bi bölümde okuyup yine istemediğin bi mesleği yapmana? git mutlu olacağın bi işi yap. para kazanmak mı derdin? banka soyar, uyuşturucu kaçırır, çocuklarını sokakta dilendirir yine kazanırsın parayı. mühim olan sevdiğin mesleği yapmak.
he ben de tıp yazmadım mı? yazdım. ama o zamanlar bize böyle rehber yazılar yazan yoktu. dershanedeki rehberlikçi sırf ön cepheye asacakları çarşafa bir tane daha tıp fakültesi yazabilmek için canhıraş tıpı övmüştü bana.
neyse ki tutmadı da, hatamdan dönmüş oldum. kedi ulaşamdığı ciğere mundar dermiş, tabi tıp tutmadı, ondan böyle diyosun diye laf edenin ciğerini sikerün. ne bok atacam lan, mis gibi bölüm. ama benim yapabileceğim bi iş değil. CD-8 MHC-1 angina pectoris ile ömür geçirmek istemiyorum. TUS'ta rakiplerim olacak kişileri görüdm hacettepede, öyle kıçıkırık bi tıptan bunlara karşı yarışmak çok zor. aldığım puanla yüksek tıplar tutmuyodu. erzurum, trakya falan tutuyodu, çok daha üst seviye kişiler olacaktı karşımda.

hacettepe diş hekimilğine de 0.3 puan farkla yerleştim. tamam puana göre yazmıştım ama diş hekimliği istediğim bi bölümdü. hacettepeyi ister miydim, o konuda pek emin değilim gerçi. her final dönemi çapa diş çapa diş diye sayıklıyorum şimdi de.
diş hekimliği için konuşucam sadece, uzmanlık düşünceniz yoksa hacettepe, ankara diş falan yazmayın. rahat okuyacağınız yerleri yazın. sonra götünüzden akan terlere bakıp bakıp üzülürsünüz.
bi de hacettepeli göt kalkıklığı gelir, dışardan hoş bakılmazsınız. istemeden oluyo ama o.



bölüm 3- aileyle nasıl başa çıkarım?
genel bir davranış olarak çemkirin.
kızsanız ağlayın, erkekseniz vurun kapıyı çıkın. ben yapmadım ama yapabilirsiniz. sizin hayatınız olum bu. istemediğiniz bi mesleği yaparken teyzeniz mi gelip yardım edicek? o bölümü zorla yazdıran amcanız mı iş bulucak size? gidin istediğiniz bölümü yazın, mutlu mutlu işinizi yaparsınız.

tercihleri kendiniz yapın gerekirse. haber vermeden çıkın gidin, tercihinizi yapıp gelin eve. arkadaşlarla buluşçaz yeaa, sınav bitti ya rahatlayalım biraz diye koştura koştura okula gidip aklınızdaki yerleri yazın. her şey için çok geç olucak aileniz bunu öğrendiğinde. bir hafta aç kalabilirsiniz belki ama istemediğiniz bi işi yapamadığınız için bir ömür aç kalmaktan iyidir.



bölüm 4- bak komşunun kızı hukuk yazıyomuş, sen iktisat yazıp ezd.. (burda adamın ağzına çakıldığı için cümlenin devamı gelmedi)
yukardakini yapın. başka bi davranışa gerek yok.



bölüm 5 - tecrübelerden yararlanmak
dinleyebildiğiniz kadar kişi dinleyin. uuooof yine başladılar demeyin, biri çıkar güzel bi yol gösterir, mis gibi olur sizin için. köfte gibi olur.
tabi önceden dinleyip içinizden siktir lan dediğiniz kişileri tekrar tekrar dinlemeye gerek yok. ama diyelim ki adam mimardır, işine aşıktır, onu dinleyin. mesleğin güzel yanlarını görün. sonra düşünün bi, ben bu yönlerini sevebilir miyim, bana ygun mu diye. eğer uygunsa adamın çalıştığı yere gidin, izleyin biraz. kalemlerini kurcalayın, beğendiklerinizi cebe indirin falan. yakalanmadığınız sürece sorun yok.

ama kafasına mimarlık iyidir fikri yerleşmiş, mimarlığım m'sinden haberi olmayan birini dinlemeyin. evet, evet hıhı doğru evet diyip geçin. çok uzatırsa tamam abi, ben bi mimarlık yazıp geleyim o zaman diyip ayrılın yanından.

bi de rehber öğretmenlerin tecrübeleri de önemli. adam sırf daha çok hukuk, daha çok tıp, daha çok zıbızop yazdırmak için övüyosa senin yapacağın işe başlarım lan ben şimdi burda! diyip masasını dağıtın ve çıkın. nasılsa bi daha görmüceksiniz o herifi.
ama sizi tanımaya çalışan, ona göre yol göstermek isteyen birine sarılın. bırakmayın. o insan da köftedir çünkü. köfteler iyidir. telefonunu alın, akşam arayın hoceeaam şurayı yazayım mı sizce diye. adam telefonunu kapatana kadar rahatsız edin. tamam yarın konuşuruz derse eğer yüzsüzlük yapın.

böyle çok bilmiş, götünü sağlama almış rehbercilik oynayan tiplere (bkz: googhan) öyle çok fazla güvenmeyin. bi sorun çıkarsa aradan çekiliverirler. ama mantıklı bi şey söylüyosa deminki mimarlığı öven iyi adam vardı ya, onun gibi dinleyin.


bölüm 6 - yerinde görecem!
istediğiniz meslekleri yapan admlarla konuşun. kadınlarla da konuşabilirsiniz tabi, adam sembolik burada. izleyin ne yaptıklarını. etrafı fazla kurcalamayın. kalem çalabilirsiniz.


bölüm 7 - aç kalır mıyım?
eveeeet, en önemli bölümlerden biri. ilerde iş bulma kaygısı. şimdi istediğim yer diyip nükleer enerji mühendisliği düşünenleriniz mutlaka olacaktır. ben düşündüm en azından. hala da hacettepenin beytepe kampüsüne gidince bi dolaşırım nükleer enerjiyi.
ordan bi araştırma görevlisiyle konuşmuştum, adam torpilin yoksa gelme demişti. daha sonra başka bi nükleer enerji mühendisiyle konuşmuştum, o da pek tavsiye etmemişti bölümünü para kazanamzsın diye. daha sonradan soğudum zaten nükleer enerji mühendisliğinden.

istediğiniz işi yapın derken parayı her şekilde kazanırsınız demiştim ama çalışıp kazanabileceğiniz yerler önemli. mesela n.e.m. nerede çalışabilir ki şimdi? fazla iş yok. öyle iş bulamayacağınız yerleri sırf istiyom ben istiyom istiyom diye yazmayın. hem istediğiniz, hem para da kazanabileceğiniz bölümleri düşünün. tepede yazdığım uyuşturucu kaçakçılığı, çocuk dilendirmek falan hiç hoş şeyler değil. yapmayın, şakaydı onlar.
ama tabi kesinlikle istemediğiniz yeri yazmayın, tekrar tekrar söylüyorum bak bunu!


bölüm -8 üniversite tanıtım günleri
gidin bak bunlara. gerçi ben çapa dişe gidip ordasöylenenlere inanıp hacettepe dişi yazmıştım, sonrasında biraz hayal kırıklığına uğramıştım ama iyidir yine. istediğiniz okulun tanıtım günlerine gidin, üniversiteler arasında fark oluyo ama, haberiniz olsun. sonra şaşırıp kalıyosunuz ordaki adam bana hiç böyle anlatmamıştı diye.




evet efenim, yeter sanırım bu kadar. aklıma gelen şeyleri eklerim daha sonra. sizin de "bak şunu şunu yaz" dediğiniz yerler varsa söyleyebilirsiniz, ekleyeyim onları da.
hadi hepinize kolay gelsin.


he bide son oalrak hacettepenin sıhhiye kampüsünde bi yer düşünenler için bi şey söyleyeyim, aklınızda şöyle bi yer varsa yapacağınız ilk şey onu unutmak olsun.
ütopya!

19 Temmuz 2012 Perşembe

RAmen

uçan spagetti canavarı kilisesinin dua kitabını aldım sonunda. ramazanda camiye gidip "selamınaleyke" diyerek bi yere çömüp okucam. muhtemelen yaşlı dedelerimizin afffferim sana, bak dua kitabını almış okuyo tü tü tü şeklinde  övgülerine mazhar oluciim. bakıcaz artık...

BaharaKit - 3. bölüm'de  22-34 ayetler arası çok hoşuma gitti, onu yazayım buraya. alıntı yapmak suç teşkil etmez sanırım kaynak gösterirsem.

diğerlerine nasıl davranılır ve genel olarak muhteşem bir tavsiye
22 güzel bir şey söyleyemiyorsanız, ağzınızı makarnayla doldurun. 23 herkes aynı hamurdan yoğurulmuşsa da, aynı tencerede pişmemiştir. 24 bildiğiniz mantar, bilmediğiniz mantardan iyidir. 25 şefkat dolu bir cevap, öfkeyi dindirir: ama üzücü sözler makarna sosunu mundar eder. 26 kara gün dostu, o'nun dokunmadığı dosttur

27 kapalı bir ağız, hiçbir makarnavi uzantıyı yakalayamaz. 28 birlikte güldüğünüz kimseyi unutabilirsiniz, ama birlikte makarna yediğiniz korsanları asla unutmazsınız. 29 spagettinin olmadığı yerde yağma vardır, ama makarnanın çok olduğu yer güvenlidir.  30 ilk taşı, kolsuz olanınız atsın. 31 bir hırsız makarnavi yaratıcıyı görünce, ilk gördüğü o'nun cepleridir. 32 komşunuzu kendiniz kadar sevin ve makarnanızla romunuzu cömertçe paylaşın, çünkü onun gözünde hepimiz biriz.

33 sevgimizi sözcüklerle değil, makarna ve şarapla gösterelim. 34 aşçıyı öpün.





(uçan spagetti canavarı kilisesinin dua kitabı, altıkırkbeş yayın. sf: 160-161)








tabi kitabın tamamı böyle bölük pörçük değil, bu bölüm değişik olduğu için hoşuma gitti belki de, bilmiyorum.

dua kitabı daha çok kitabı mukaddes ve tanahı andırıyo. bölümlerin isimlendirilmesi sebebiyle böyle düşünüyorum, kitabın tamamını okuyunca okuyunca (hatim) fikrim değişebilir belki ama hikaye anlatım tarzını da kitabı mukaddese benzettim. peygamber bobby'nin amerikanyalı bi abimiz olduğunu ve oradaki fıristiyan (evet, f ile) çoğunluğu düşünürsek eleştirinin o tarafa yoğunlaşması mantıklı geliyo.


neyse efenim, arada sevdiğim yerler olursa yazarım yine böyle. kendinize iyi bakınız...

18 Temmuz 2012 Çarşamba

başlık bulamıyorum

eskiden yazılara başlarken bi konu olurdu, onun üzerinden gidip yazardım. uzun zamandır langadana diye giriyorum yazıya, yine öyle yapıciim.

kitap baktım bugün, uçan spagetti canavarı kilisesinin dua kitabı. 

uçan spagetti canavarının kutsal kitabı vardı zaten, bununla tam olacaklar. perşembe kadıköye gidicem sanırım, orda bakarım bi de. diğer kitabı da kadıköyden almıştım.

şimdi makarnadan bi tanrıya inanacak kadar aptal olduğum düşünülmesin. saçma mı? evet saçma. öyle de olması gerekiyo. semavi dinlerde anlatılan tanrıdan pek bi farkı yok. yani burada "ahahah olur mu yaa öyle şey" dediğimiz yerleri oturup yeryüzündeki birçok insanın inandığı tanrı için düşünürsek aynı noktaya varırız.

pastafaryan kimliğimle yazacak olursam kısa bi yeri, şöyle olurdu heralde.
uçan spagetti canavarına tabii ki inanıyorum. gördüğümüz her şeyi o yaratmıştır.
nereden mi biliyorum? çünkü peygamberimiz bobby henderson öyle söylüyor.
bobby'nin peygamber olduğundan kesinlikle kuşku duymuyorum, çünkü kutsal kitabımızda peygamber olduğu yazıyor.
kutsal kitabımızın tek doğru yol gösterici olduğuna dair inancım tam. çünkü yüce yaratıcımız uçan spagetti canavarımız böyle buyurmuştur.

muhtemelen birbirini doğrulama tanıdık gelmiştir.
buyrun yalanlayın. dinin mis gibi yani, yanlışlanamıyor bi türlü. hata bulamazsınız, bulduğunuz hataları anlamaya ya aklınız yetmez, ya da uçs sizi sınamak için koymuştur onu. hatamızı mümkün değil kabullenemeyiz.

evrime yaklaşımımızı kitabımızda makarna tablomuzdan görebilirsiniz. dinazorları, ara formları falan unutun, evrim safsata! tek doğru bizim dinimizin söyledikleri!
ama fosiller bulunuyo diyebilirsiniz, diğerleri "hadi canım ahahah başka kanıt, hani başka başka... yetmez bu biraz daha... karıncanın götünün yaratılışını açıklamaz bu, başka kanıt istiyoruz, nooldu bulamadınız mı? evrim teorisi çöktü ahahah" derken biz bundan kat kat mantıklı bi savunma öne sürüyoruz.
evet bulduğunuz fosiller doğrudur. ara formlar da olması gereken yerlere yerleştirilebildi ağaçta. ama atladığınız bi şey var. yüce uçan spagetti canavarı siz görmeden bunları makarnavi uzuvlarıyla toprağın altına gömdü. sizi değişik yollardan gerçekliğe ulaştırmaya çalışıy...

yeter bu kadar pastafaryanlık!!!


içim şişti ha, millet bi de bunu senelerce yapıyo. hele evrim için ahahah yazarken parmaklarımı yiyesim geldi sinirden. neyse.


efenim pilavlı muhabbetimizden sonra başka konulara atlıyoruz şimdi de.
adalara gittiğimizi yazmıştım önceki yazımda. kabardık. kaşınıyorum sürekli, kaşıdıkça kırmızı kırmızı pötürükler çıkıyo. buugün biraz daha hafifledi ama olmayaydı eyiydi.
tabi böyle bi durum beni tekrar adalara gitmekten alıkoyamaz. hamur gibi kabarsam da gidiciim tekrar.


araba kullanma aktivitesini 6 gündür gerçekleştiriyorum. sürmeyi öğreneyim diye her gün bi yerlere gidiyoruz. verdiğimiz yakıt parasıyla eve tam donanımlı simülasyon kurardık. arap şeyhleriyle bi görüşmeliyim, kazandıkları parada büyük payım var.
diğer arabanın tamponuna sıçmıştım biraz garajdan çıkarken, bunda henüz bi vukuatım yok. tek sorun biraz fazla yavaş gitmem. hani tın tın gidip trafiği sıkıştırdığı için küfrettiğiniz adam var ya, heh işte belki o benimdir. safety first!

aslında bi dolmuş hattında çalışsam daha iyi öğrenebilirim (!düzletme! dolmuş değil, minibüsmüş o. seymsomething'e teşekkürlerimi sunuyorum buradan). her gün sol ön koltuğa geçiyorum zaten, iki kuruş para da kazanırım. kolumda bi altın bileziğim olsa fena mı olur?


sabahın köründe parkta bağıra bağıra oynayan çocuklar için yazcaktım, şimdi şiddet ögesi içermesin bu yazı. kendileriyle alakalı hiç hoş şeyler düşünmüyorum. en masum düşüncem parka ayı kapanları yerleştirmek diyim, düşünün durumu.
kaydırağın sonunu rende formuna getirip çocukları zorla kayırmak, arkadaşının suratını bisiklet lastiğine dayayıp o bisikleti sürdürmek, tahterevallinin altına kafalarını yerleştirip culp diye beyinlerini cörtletmek gibi fikirlerim var. henüz fikir geliştirme aşamasındayım.


ukulele maceram çok sönük geçiyo. at yarışındaki eşeğe bi şarkı çalmayı öğrencem demiştim, beceremiyorum hala onu. immigraniada'yı çalabiliyorum ama. başını en azından. 10 saniye falan sürüyo ama olsun, çalıyorum sonuçta.
postcards from italy'yi de hem çalıp hem söyleyebiliyorum artık.

postcards from italy demişken, beirut türkiyeye geliyo ve ben tatilde olduğum için gidemiyorum. fak!!! iki arkadaşım gidicek sanırım, eğer çok eğlenirlerse ağızlarını burunlarını ısırırım! kopartırım hatta!
eğlenmiceksiniz, kenarda el şaklatçaksınız sadece!!!

15 Temmuz 2012 Pazar

ay lav büyükada

oyoyoy... ayağımın tozu, götümün teriyle geldim yine buralara. üzerinize afiyet aylardır gidecem gidecem dediğim büyükadaya sonunda gittim de. yorulduk ama güzeldi.


final döneminde sıkıldığımda sürekli dersi bırakıp "ben bi adalara gidem" derdim. süferötesi bi yer çünkü orası benim için. bi geçmişim mi var? yoo, seviyorum sadece. bisiklet sürmeyi seviyorum sanırım. hatta öyle bi bisiklet sevgisi ki, bi keresinde 4 büyük 2 küçük tur yapıp eve döndüğümde öldüm sanmıştım. ulan hayvan, insan gibi sür di mi? yooook, illa eşeğin amına su kaçıracam ki rahatlayayım. yoksa olmuyo.



bu sefer de anne babamla gittim. önceden de gitmiştik bi kere, onda bisiklet sürmemiştik. bunda onu da yaptık.

ikili bisikletler hayvani zor. iki kişi senkronize değilse töbe ilerlenemiyo. bi de arkada anne ayaklarını pedalın üstüne koyup bırakıyosa kalkış için o hızlanma hiç olmuyo. sonuç olarak sağ sol sağ sol sağ sol yapıp frenlere abandım sürekli. babamla daha bi iyi gidiyolar. bende mi beceriksizlik var yoksa!?



annemle ilgili en kötü anlardan biri de yokuşu çıktıktan sonra ben kan ter içinde bisikletten inerken annemin gayet halinden memnun :) ifadesiyle arkamdan inmesiydi. canım çıktı orad benim! babamla sürerken de başka bisikletle arkalarından gittim ben, adamcağız pedallara abanırken annem sağa sola bakıyodu "aaa evler ne güzelmiş" diye.

efenim sonuç olarak bi tavsiyede bulunayım, eğer bisiklet sürmeyi bilmeyen bir varsa yanınızda, sürmeyi öğretip tekli tekli binin. yoksa diğer türlü iki kişi çevirse bile o bisiklet gitmiyo. yavaş hızda da gidon sağa sola dönme eğiliminde sürekli.






neyse, adaları anlatırım daha. başka şeyleri yazalım.

gebzeye geldiğimden beri yazmadığımı fark ettim. bi sermişlik duygusu vardı ama bu kadarını da düşünmüyodum. gerçi buraları boşlamamın asıl sebebi tivitır bence. tarayıcı açılırken iki tane sayfa açılıyo. biri blog, biri tivitır (2 tarayıcı kullanıyorum, chrome sadece bu iki iş için). zaten gün içinde pek bişiy yapmadığım için tivitırda yazıp çıkmak daha rahat oluyo. blog için biraz daha zaman harc... kime anlatıyorum la ben? zaten burayı okuyan herkes blog yazarı.



bi de blogta resim koyunca daha bi güzel oluyo. karikatür koyam, güzel olsun.


çok seviyom ha ben bunu. her gördüğümde gülüyorum mutlaka. saçma belki ama ne bileyim, seviyorum bolca.


geçen yazımda geçebileceğim ve kalabileceğim dersleri yazmıştım. periodontolojiden kalmışım ama odr'den geçmişim. güzel bi şey bu.
en azından bi ders az çalışçam büt için. son durum oral diagnoz, periodontoloji, farmakoloji, bi de etik. etikten de kaldım ya, helal olsun bana!
diagnoz ve farma gayet geçilebilir dersler, periodontoloji içinse biraz çalışmam lazım. 77'ye giricem çünkü. ya da 77 bana giricek, o konuda kesin bi şey söyleyemiyorum.

şu üç dersten de geçeyim de stj. dt. ünvanını alabileyim artık. gözlemciliği saymazsak klinikteki en düşük ünvan gerçi ama razıyım. (gugıl krom ünvan yerine unvan kelimesine doğru diyo. ünvan la o, daha bi güzel geliyo insanın ağzına. tdk'ya bakmıcam. ağza güzel gelen doğrudur! o kadar net)
ne diyoduk, klinikteki en düşük Ünvan. düz öğrencilikten iyidir yine azizim, yeter artık çıkayım yukarı.

yeter demişken yazı da yeter. şimdi böyle çarşaf çarşaf yazıları önünüze serip öef yine milyonlarca cümle saçmalamış demeyin. az saçmalamış diyin, o görece daha iyi olur.
gittim ben

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Facebook Internet Explorer 9 ile Çok Daha İyi



Internet Explorer 9, hem temiz ve sade arayüzü ile en sevdiğiniz web sitelerinin içeriklerini ön plana çıkarıyor, hem de gelişmiş güvenlik özellikleri sayesinde web’de kişisel bilgilerinizin gizliliğini ve bilgisayarınızın güvenliğini koruyor. Windows 7 için özel olarak geliştirilmiş olan IE9’un bir diğer avantajı da, tek tıkla ulaşabilmeniz için sık kullandığınız siteleri PC’nizin görev çubuğuna taşıması.

Internet Explorer 9’un site sabitleme özelliğinden faydalanmak için tek yapmanız gereken, sabitlemek istediğiniz site açıkken adres çubuğunda yer alan site logosunu ya da açık olan sekmeyi Windows 7 görev çubuğuna sürüklemek. Bunu yaptığınızda siteyi, öncesinde tarayıcıyı bile açmaya gerek kalmadan, tek tıkla erişilebilecek şekilde masaüstünüze taşımış oluyorsunuz.

Internet Explorer 9’un sabitleme özelliği sayesinde, Facebook’u da çok daha etkin şekilde kullanmanız mümkün. Internet Explorer’ın Facebook’a özel sıçrama listesi sayesinde hem tarayıcınızı bile açmadan Facebook’un farklı bölümlerine anında tek tıkla ulaşabiliyor, hem de Facebook’taki yeni bildirimlerinizden anında haberdar olabiliyorsunuz. Internet Explorer 9’un Facebook sabitleme özelliğinden faydalanabilmek için, IE9 adres çubuğundaki Facebook ikonunu veya Facebook sekmesini tutup Windows 7 görev çubuğuna sürüklemeniz ve buraya bırakmanız yeterli.

Hemen Internet Explorer 9'u yükleyip ayrıcalıklarını yaşamak için tıklayın!



Bir bumads advertorial içeriğidir.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

geri döndüm!

arkama baktım anlamında değil, bloga tekrar yazmaya başladım anlamında geri döndüm. yorucu, götten kan alıcı, o kan alının bölgenin iki lobunu bir karış genişletici bi final dönemiznden sonra tekrar buralardayım efenim.
aklı olan hacettepe dişe gelmez, bu kadarını diyorum ben. tabi "ortodontist olcam, götümü parayla silcem" diyosanız buyrun gelin. ama iyi bi uzmanlık uzmanlık, dus'ta adam gibi bi yere girme planlarınız yoksa rahat okunacak bi üniversiteye gidin okuyun.
neyse, bunları üniversite rehberi gibi bi yazıda uzun uzun anlatıcam zaten. hadi yine kaptınız rehberi köfteler!


dönem 3 ciddi ciddi zormuş yalnız. ilk dönemden 2 bütünlemem vardı zaten, bu dönem de 1 tane kesin, 1 tane %99, 1 tane de tam sınırda bi dersim var. en kötü ihtimalle 5 dersten bütünlemeye giriyorum. şu dersleri yazıp duruma bakalım bi.

oral diagnoz: kaldığım belli olan bi ders, 57 almam lazım geçmek için. alınamayacak bi not değil ama konular çok fazla. ilk tedavide önemli şeyler ve dikkat edilmesi gereken patolojik durumlar falan var. konuları çok olduğu için sorunlu sadece.

oral diagnoz - radyoloji: aha oral diagnozun kankası. daha az konu var, hastalıklar ağır bu derste. daha final notu açıklanmadı, 54 almam gerekiyo geçmek için. tam sınırdayım. geçebilirm de, kalabilirim de. bi şey diyemiyorum. ama kalsam bile 4-5 günlük bi çalışma geçmeme yeter, bir haftalık çalışmayla neredeyse garantiye alırım geçmeyi.

periodontoloji: LANET!!! 3 senelik üniversite hayatımda anatomiyle beraber gördüğüm en berbat derslerden. geçen sene periodontoloji uzmanlığı istiyodum, şimdi okul bitince kapısının önünden bile geçmeyi düşünmüyorum. canım çıktı resmen.
80 küsür bekleyip 62 aldığım ilk vize, 50 civarı bekleyip 24 aldığım içinci vizeden sonra finalde 77 almam gerekiyodu. daha not açıklanmadı ama alabileceğimi sanmıyorum. biraz bol puan verilmesiyle (ki periodontolojide yoktur böyle bi şey) geçebilrim. %99 kaldım gözüyle bakıyorum buna. bütünlemede de en çok zorlayacak ders bu olacak. 2 haftaya yakın çalışmayı düşünüyorum kendilerine.
eğer bu dersten sınıfta kalırsam koskoca MİLİMDEN BİLİM OLMAZ pankartı asmayı düşünüyorum okulun kapısına. canımı çıkarttın periodontoloji!!!

farmakoloji: kesin kaldığım bi ders. 63 almam gerekiyodu, alamıyorum. 1 hafta yeter bu ders için de. bütünlemede final ve vize sorularını soruyolarmış. yine de çalışırım ben, bi de sormazlarsa bok gibi kalmayayım ortada.

deontoloji, etik: etikten kaldım! dürüstlik nedir, doğruluk nedir diye sorular olan sınavdan 50 alamayıp kaldım. finaline 15 dakika çalışmıştım, yarım saat çalışsam geçerim, 2 saat çalışsam 101 alırım sınavından.
etikten de kalınır mı yaa!?


evet efenim derslerimiz bunlar. bunları geçersem seneye kliniğe ışınlanıyorum. çıkayım artık şu kliniğe yaa. çıkamazsam da bi sene dinlenirim artık. dönem 3 aşırı yordu. ne kadar zor olabilir ki diyodum, bu kadar olabilirmiş.



yeter bu kadar ders. biraz da günlük bi şeyler anlatalım.
oda arkadaşım gitti, 10 gündür falan tek kalıyorum odada. acayip rahat,yıllarca böyle yaşayabilirim.
aslında böyle tek odalı, ortak banyo, muftaklı evler olsa ya. ayda 400 lira kira verip elektrik, su, internet faturası derdi olmadan kalınabilir aslında tek kişi olarak. çok mantıklı geldi bana. dersler yüzünden beynim aktı, ondan da mantıklı geliyo olabilir. bilemedim.



bi şey yazamyorum ha, beynim hala toparlayamadı kendini. neyse efenim, artık sık sık gelirim ben buralara. bugünlük kısa olsun.