29 Kasım 2011 Salı

giyme demiyorum, hobi olarak yine giy!

dünyaya yüzlerce kilometre çapında bi meteorun çarpmasından daha çok korktuğum bi şey varsa o da yürümeyi bilmeyen topuklu ayakkabı giymiş insanlardır.


bu ne şimdi? bu ne!!!

yanlarında yürümeye korkuyorum efenim ben topukluyla yürüyemeyen insanların. utanmasalar düşmemek için kollarını iki yana açıp yürücekler.
bi de merdivenden inmeleri ve yokuş yerlerde yürümeleri var ki korkudan rengim maviye döner. dünya dengelerini kurmak daha kolaydır ordaki dengeyi kurmaktan.

tamam boyun kısa olabilir, hazal kayanın da boyu kısa ama o dengesiz mi? hayır.
'beton' gibi ayaktayım!
he topluklu giyip 5 cm uzayınca onun gibi bi şey olcaksanız giyin, hatta adresinize ben yollarım o ayakkabıları en uzun topuklusundan. ama yok öyle bi şey.


topukluya karşı olduğumu düşünme sevgili bu satırları okuyan insan, topuklu ayakkabı becerikli ayaklarda gayet hoştur. hatta tak tuk tak tuk sesini severim kendilerinin.
benim sorunum bunları giyip daha sonradan sirkteki cambazlar gibi yürüyenlerle. git evde denemeler yap. hatta ehliyet sistemine falan geçilsin. topuklu giyme yetkisi olanlar giysin sadece.


çok korkarsan başına gelir ya bi şeyler. heh, işte bi gün kesin bunlardan biri yürürken üstüme düşçek. o an kafa göz dalarım ona! kim olduğu umrumda olmaz. değil kan, kemik iliği çıkana kadar vururum kafasına kafasına (kafadaki kemiklerde ilik olmaz gerçi).
çekiç taşıyorum yanımda daha efektif vurabilmek için.

meh meh meh

hoca sadece üst çenenin ölçüsünü aldı diye boşuna evham yapmışım, önce üst çene ölçüsünü alıp alt çeneyi ona göre alcakmış. yarın öğlen gece plağım hazır, bakalım kullanabilcem mi.

kliniğe gittiğimde hocam geldim ben dedim, tamam bekle dışarda biraz şu hastaya bakayım da bi diyip yolladı. gittim oturdum bekleme salonunda.
o anda 'ben naabıyorum?' düşüncesi belirdi kafamda.
resmen protez bölümünde, yaş ortalamasının 65 olduğu bi yerde adımın okunmasını bekliyodum. sınıftan birilerini gördüm, naabıyon burda diye sordular. çenemi hafif ileri çıkartıp "totallerim vuruyor da evladım, onları gösterecem meh meh meh" yaptım. evet, tam bi 65 yaş öğretmen emeklisi olmuştum.

biraz daha bekledim ve beni benden alan o ses duydum. gökhan beey gökhan beeey...
işte tam o anda kasketimi takıp kahveye gitmeliydim. ya da evde ajansı dinlerdim, olmadı iyice büyüyen kulak memelerimle bıgıl bıgıl oynardım.
"geliyorum evladım geliyorum meh meh meh" diyesim geldi, dedim rezillik çıkartmayım burda.

gittim kliniğe, çenemin alçıdan halini gördüm. cınım benim.
altında da adım yazmalıydı. bakayım, he evet orda. gülcan akkerm... NE GÜLCANI LAN!!!
gökhanı gülcan yazmış yardımcılardan biri. hoca da dalga geçti gülcan diye, aman ne hoş! "kulaktan kulağa oynar gibi değişiyo işte böyle ehe ehe" diye tamamladı esprisini.


üst çenede minik düzeltmeler yaptı, alt çene için de ölçü alıp yarın öğleden sonra gelip alabilirsin diyip yolladı.
aklımsa hala gülcandaydı. gökhanım olum ben. gökan diye de okunur. (gökean diyenler de var, sevmem)




dün ayık olmayan kafayla yaptığım çeneki fazlalıklarını almıştım. çok güzel almışım, sabah kalkınca baktım, vay be dedim kendime.
iki birayla da saroj olup rezilliklerime rezillik ekledim ama gırmızı çarpıyo, vallah pis çarpıyo. bi de aç karna içmiştim güzel etki etsin diye, kendimi saat üçü gösterirken üstümde alçılı elbiselerimle yatağımda sızmış halde buldum. bravo bana!
kalkıp bilgisayarı kapattım, çarpsın diye büyük kısmını yemediğim dürümümü yiyip yattım tekrar.




sınavlar yaklaştıkça ders çalışma isteğim azaldı. şimdi olmaz lan, şimdi olmaz. martta azal, hatta bit ama tam sınav zamanı azalma gözünü seveyim. hadi bebişim, hadi şekerparem. (bugün yemekte şekerpare yidim)

28 Kasım 2011 Pazartesi

mutluluk. 2 oldu bu


efendim merhabalar.

karşılamalı girişleri mutlu olunca yapıyorum sadece, bu ikinci merabalı girişim.
bu sefer sebebini biraz bilsem de tek başına yetersiz bi sebep olur o. durup dururken gelen mutluluk patlamalarımdan birindeyim.


sebep ne?
HuysuzKuzu pek takma bunları dese de pratikte kendime geldim. en gerideki gruptan yardıra yardıra ve iki iş arasında zamanı çok ekonomik kullanarak en öndeki gruba kadar geldim. 3 tane boktan geçen lab sonrası önce tedavideki umut parıltıları, ardından bugün gelen protezdeki hızlanma çok iyi oldu.
toparladım pratiği. teorikler de iyi gidiyo, oh mis.

toeriklerin iyi gitmesi şerefine bugün ders çalışmayım dedim ama yemedi. iki tane gırmızı alıp diş labına incem, orda biraz düzeltmeler yapıp ders çalışmaya çalışçam.
he neden çalışmaya çalışçam dedi? çünkü düzgün düşünebilen kafa yapısından uzakta olucam büyük ihtimalle. bakalım nöronlar arasındaki etkileşimi yavaşlattığımızda bile işlicek mi beyin. marifet böyle bi durumda çalışabilmek zaten, öbür türlü herkes çalışır.
gırmızıları da termos bardaama koycam ki pis ayyaş damgası yemeyim. her şey düşünüldü.



işte, mutluluğun sebeplerinden biri toparlanmaya başlayan okul işlerim.
LAN PEKİ DİĞER SEBEP NE!?
düşünüyorum düşünüyorum, ı-ıh yok bulamıyorum. insan mutluluğuyla da stres dolabiliyomuş. kaynağı ne olum bunun?
aman boşver mutluysam mutluyum diye geçiştiremiyorum, o sebep bilinmeli.




yarın yurt paramı yatırcam.
tatlı tatlı yemenin acı acı sıçması olur ya, aynen o durumdayım. iki kişilik oda acayip rahat, bissürü alan var, ferah. ama gel gör ki diğer odalara göre biraz daha tuzlu. rahatlığın da bi bedeli var.



çilekli şeyleri pek sevmesem de vivident storming güzelmiş, beğendim. başlarda kokusu şurup gibi geldi ama tadı falan yerinde. tabi hala gönlümde först senseyşınsın karpuzlusu var, onun yeri ayrı.
aha buna ölünür



baştaki vidyoyu da öylesine koydum buraya, mutluluğu anlatsın deyu.
durumumla pek alakası yok ama hoş şarkı, nays şarkı.
yolda dinlenir mi? evet.
yolda dinliceem ik şarkı mı? hayır, wherever may roam çakar. sırf davulu dinlemek için bile açtığım olur kendilerini, lars ağamızın eline koluna sağlık.

25 Kasım 2011 Cuma

kısmen de olsa...

efenim dün akşamki yazımda bugün laba giriceemi ve eski günlerime dönüceemi söylemiştim.
tam olarak olmasa da döndüm diyebiliriz.

neden tam değil?
2 sebebi var.
1- erken çıkamadım. 
aslında çıkıcaktım ama çıkmamıza 1,5 saat kala (benim işimin bitmesine 10 dakikadan az var) 2 diş daha verdiler. onlar olmasa erkenden çıkmıştım. benimle beraber 1 kişi daha o aşamadaydı. ilk ya da ikinci çıkardım.

2- yanlış dişte çalıştım.
şimdi dişlerin numaraları var. 12 ve 22 numaralı dişlere (üstte iki tane tavşan dişi var ya, onların yanındakiler) dolgu yapıcaz. tabi önce oyuk açıyoruz dolgu yapmak için (okulda oyuk desem 3 hafta dalga geçerler muhtemelen). sen git, nası açıcaamızı gösteren şekil ortadaki tavşan dişlerinde gösterildiği için 21 numaralı (tavşanlardan biri) dişe aç.
ama karışmaya müsait. 12 22 falan varken insanın aklı 21'e kayıyo. e şekilde de o diş var, ona açtım ben de.
bi de hocayla inatlaşıyorum.
-yanlış dişe açmışın kaviteyi
-nası hocam yaa?
-22'ye aççaktın
-e tamam işte yirmiiikkk... ehe :)   (içses: hassiktir)





tüm bunlara rağmen yine de gün sonunda en ilerdeki insan bendim. yavaş yavaş eski günlerime dönüyorum sanırım.
bi 15 dakika daha verseler yeterdi bana, bitti nerdeyse.

24 Kasım 2011 Perşembe

zaman geldi...

3 yazı öncesinde (hani nerde dersen, aha burda) tedavi labında kötü gidişatımı durdurup eski günlerime dönüceemi söylemiştim. yarın büyük gün.

bugün ders çalışılmadı, dinlenildi. 10 gibi falan uyuyup yarın erken uyancam ve kahvaltıya gidip düzgünce edicem kahvaltımı. uykumu almış, midem dolu ve yorulmamış bi şekilde laba girip eskisi gibi hıfıl hıfıl çalışçam.


ulu önderimizin bi sözü vardı "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makus talihini de yendiniz" diye.
yarın makus gidişat tersine dönecek!

(çok pis hırs yaptım, öyle böyle değil)








bi vidyoyla hem gün bitmeden analım kendisini, hem de iyice gaz versin



gazı aldık freddie reyiz

öğüren, kusan olursa topuğuna sıkarım!

bugün diş gıcırdatma sorunum yüzünden protez bölümüne çıkıp gece plağı yapar mısınız dedim bi hocaya. kendisi splint mplint dese de anlamam ben ondan, gece plağı o benim için.

daha önce sınıfta kullanan bi arkadaşım vardı, onunla konuştum. bissürü kişi kullanamamış. neyse diyip çıktım protez bölümüne.

ilk olarak ölçü alıncak ağzımdan. çenenin negatifini çıkarmak olarak düşünebiliriz.
şimdi bize teorik olarak öğretilen şey üst çeneden ölçü alırken hastalarda öğürme refleksinin olduğu, bıngıl bıngıl oynaştıkları, hatta kusmaya kadar giden sorunlar olduğuydu. bu yüzden önce alttan başlanır ki hasta alışsın. benden sadece üst ölçüsü alındı, alışma şeyi falan yoktu hiç.

hoca aljinatı kaşığa koyarken unuttum ben o öğrüme problemini. hatta güle oynaya başladık işleme. nasıl konulcaanı falan anlattım "arkadan öne doğru bastıra bastıra gelceeniz hocam ehi ehi ehi" diye. kaşığı aldı, hiçbi sorun yaşamadan soktu ağzımın içine.

kaşık aha bu

öğürme refleksi gibi bi şey kesinlikle yok. hiçbi rahatsızlık duymadım ağzımdayken. ilere bi gün ölçü alırken öğğggh hhüüööö gibi şeyler yaparsanız takmam söyleyim. biliyorum çünkü artık nası bi duygu olduğunu, bi bok olmuyo.
belli bi zaman geçtikten sonra yutkunma isteği oluyo ama dizginlenmicek gibi değil. oturup yarım saat tutmuyo da zetan, 1-2 dakika kaldı ağzımda.



ilerde yapıcaam şeyleri kendi üzerimde yaptırmak güzel bişiy. empati kurmak daha rahat olabilir
mesela hiçbi zaman hastama 6 kere enjeksiyon yapmam (yapılması gerekiyosa ayrı tabi ama kendi hatamdan 2 kere olmadıysa 3.yü denemeye gerek yok). o ağrıyı tanımlayamıyorum şu anda. kevgire dönmüştü ağzım.



yakın zamanda yirmiliklerimi de çektirerek şimdiye kadar bulaşmadığım bölümler olan ortodonti ve cerrahiden de cerrahiyi ziyaret etmiş olucam. sınavlar bitsin, rahat rahat gitsin dişlerim. şişiyo falan, hoş değil.
(he bi de periodontolojiyle bi işim olmamıştı, onu unuttum)

23 Kasım 2011 Çarşamba

tırnak makası

efenim şu yazımda tırnak yemeyi bıraktığımı yazmıştım. 17 ekimden beri tırnak yememe serimi bugün iki elimin şerçe parmağını kıt kıt kemirerek bozduğumda artık tırnak makası almama gerektiğini fark ettim.
hayvan, 1.5 aydır kesmiyo musun tırnaklarını demeyin, evde kestim. insana yakışır uzunluktalar şu anda. (biraz fazla aslında)

heh, dedim bunları kesmek için eve gitmek beklenmez. kendi tırnak makasımı alayım, onunla keseyim toynaklarımı.
ve gidip kendime bi tırnak makası aldım!


ünlem koydum çünkü önemli bi olay. sadece benim için değil, senin için de önemli!
şimdiye kadar çıtır çıtır kullandığın o aleti en son ne zaman satın alığını bi düşünsene. muhtemelen almamışındır, evde vardır.

insanın hayatı boyunca çok nadir yaşıcaa anlardan biri bence tırnak makası satın almak. hayatın boyunca biçok kez plastik bardak, yarım altın ya da ne bileyim komidin alabilirsin ama satılan tırnak makaslarını bugüne kadar yaşayan insan nüfusuna böldüğümüzde kişi başına yaklaşık 0.23 gibi bi değer çıkıyo. yani 4 kişiden biri bile tırnak makası satın almamış.
korkunç bi ivmeyle düşmekte bu satışlar. çünkü tırnak makası kolay kolay bozulmaz.



umut sarıkayanın bu konuyla alakalı bi karikatürü vardı. aradım bulamadı. başka bulamayanlar da varmış, repliği koymuş sadece.


-zaten yakında normal telefon kalkıcak... herkes bu ayfonlardan kullanıcak... ev bilgisayarları da kalkıcak, televizyonlar da, her şeyi bunla yapabilicez... zaten sonra bu da kalkıcak... beynimizde çiple girebilicez internete!..

- peki bütün bunlar olurken, bu hiç tasarımını, özelliğini değiştirmeden biz insanlarla beraber olacak mı?..
(tırnak makasında bahsetmekte)

- evet, hep olucak.


- ben buna ayfondan daha çok saygı duyarım arkadaş!





bi de bugün çavdar ekmeği aldım. bu da hayatımda ilkler arasına girdi. (normal ekmek kalmamıştı bakkalda)

60 yaşında gibi hissediyorum kendimi son aldığım şeyler yüzünden!!!

21 Kasım 2011 Pazartesi

farklı alanlara yönelmek lazım

pratiklerde sıçmaya başladım. 3 labtan beri yavaş çalışıyorum.
dur, düzgün anlatçam.

2 hafta önce cuma tedavi labında gayet iyiydim. güzel güzel dolgular yapıp çoğu zaman yaptığım gibi ilk olarak labtan çıktım.

geçen pazartesi protez labında hızımda ilk düşüşler görüldü. sınıf ortalamasından bayaa bi önde olduğum için fark edilmedi ama ben anladım. labtan erken çıktım yine ama o lab doğru düzgün geçseydi çok çok daha erken çıakbilirdim.

geçen cuma yine protez.
yeni bi işe başladık ve ilk defa sınıf ortalamasının altında bi hızla yaptım. teslim ederken gördüm ki en geriden gelen gruptayım. biraz daha yavaş yapsam sınıftan toptan kopabilirim.

ve bugün dipteydim!
bi zamanlar verilen sürenin yarısında bitirmeye çalışan ben bugün endo labında koca günde bitirmemiz gereken işi yetiştiremedim!!!
"nooldu olum sana ekiekieki", "birileri de hala uğraşıyo...", "hala burda mısın sen? ben bile bitirdim", "hangi aşamadasın? aaa daha kaviye mi açıyosun?" küçümsemeleri arasında burnumdan ateş çıkartma seviyesine kadar geldim. son dalga geçen insana eğe batırmaya falan çalıştım.
aha bunu batırcaktım


BİTİREMEDİM LAN!!! BİTİREMEDİM.
NE MUTLU OLDUNUZ LAN GERİDE KALINCA!


sinir stres bastı. bi şey de diyemiyorum, 2 seneden beri sürekli aynı şeyleri ben de onlara söyledim çünkü. akıllanmışındır diyenleriniz olabilir. hayır, önümüzdeki lab tedavi, en erken ben çıkarım normalde.
deli *bip*miş gibi çalışıp bitirdikten sonra başınızda halay çekmezsem...




baktım pratiklerde çöküş yaşıyorum, dedim bari teorikten kurtarayım.
hayvan gibi yorgun olmama rağmen kütüphaneye gidip ders çalıştım. sinir stresin tetikleyici etkisi ve 3 kahvenin enerjisi bi araya gelince ders çalışma aşkıyla kaptırdım gittim. tetikleyici etki bi anda kesilince de bıraktım.

sınavlara 2,5 hafta varken bi oturuşta (molalı ama) 4 saatlik çalışmayı hiç yapmamıştım. artık nası bi hırs yaptıysam sinirimi boşaltçak yer bulamadım.


bu cuma yaldızlı mendil götürüyorum okula. halay çekerken daha büyük etki bırakır.






hatta şunu çalıp oynucam başlarında. ya el yelil lili lil lil lil eşliğinde kalçalar sağa sola yapçam.

20 Kasım 2011 Pazar

nası bi yurt burası?

dün yarım dakika erken aşşaa indiğim için su ve püskevit alabildim. yoksa aç ve susuz kalcaktım.
nası oldu anlatıyorum hemen.

kantine indim, yaşam için gerekli olan şeyleri (su, bisküvi, ekmek, bıçak) aldım. işte fiş kesildi, adam para üstünü verdiği anda etraf karardı. yarım dakika daha geç gitsem fiş alamıcaktım, dolayısıyla yiyecek de yoktu. zamanlamama öleyim.

saat 10 civarıydı. o saate kadar nelerle beslenmişim bi bakalım.
biraz fındık, yarım şişe kola (500 ml), bi wanted, bi bardak da su. başka bi şey yok. aç da değildim, bütün günüm mal gibi geçmişti zaten. ama onu anlatmıcam, değişik bi gündü. ders çalışmadım, bütün gün dişlerimi fırçalamadım, değişik bi sıkıntıyla oturdum durdum. bu kadar bilgi yeter.


ne anlatıyoduk? elektiklerin gitmesi, ya da kesilmesi. gitmek kelimesi daha iyi sanki.
yurdun içi zifiri karanlık. bi şey fark ettim bu karanlıkta, görmeden bi şeyler yapmayı seviyorum. telefonun ışığını kapatıp yürüdüm mesela. yurdun mimarisini bildiğimden sağa sola geçirmedim, eğlenceliydi.
tuvalete benden önce giren arkadaş karanlıkta işemiş, yerler çiş olmuştu hep. temiz bi küfür edip sağı solu batırmadan (ç)işimi gördüm.
elimi karanlıkta yıkarken de eğlendim değişik bi biçimde. görmüyosun ama sular falan geliyo böyle.


sonra dedim hadi biraz yurdu gezeyim. katları geziyorum amaçsız bi şekilde.
ta en dipteki odaların önüne kadar gittim. heh, bizim katta en dipteki odanın oraya gidince içerden birisi bağırdı. "gelme, çıplağııım!!!" naabıyon olum içerde sen? çıplaksan giyin bi şeyler yap.
komiğime kaçtı, güle güle odama gittim.

alt kattaki odalardan birinin önünden geçerken de içerden birisi baarmıştı "elektrikler gelmezse bi saat daha sikişiriz burda" diye.
NASI Bİ YERDE KALIYOM LAN BEN!?

o odada 5 kişiden fazla vardı bi de, arkadaşlar grup çalışması yapıyolar sanırım. ama eğleniyolardı, bende o da yoktu. neyse.



bugün normale döndüm. sıkıntı geldiği gibi usulca gitti.
olur öyle arada.

18 Kasım 2011 Cuma

sinirlendirdi durup dururken

bugünlü kısacık bi olayı anlatıp bitircem yazıyı ama önce bi ön bilgi.
diş deposu: dişleri falan aldığımız yer.
alıcaam malzemein fiyatı: 6 tl


satıcı: bak bu orijinal, diğerleri çakmaydı. söyleme ama kimseye.
gökan: tamam söylemem. ne kadar bu?
satıcı: 7,5 lira
gökan: kim kime çakıyo belli değil. 6 lira veririm
satıcı: tamam ver


iki dakkada adam sikmeye çalıştı lan resmen.
bi hafta önce çakma diye tabir ettiği malları satmasına mı küfredeyim,
söyleme kimseye diyip 'sattıktan sonrasına karışmam' mantığına mı küfredeyim,
6 liraya satıcaa malı 7,5 liraya satmaya çalışmasına mı küfredeyim bilemedim.

17 Kasım 2011 Perşembe

yazasım geldi

normalde yazı yazmadan bi konu düşünürdüm, öyle başlardım yazmaya. tamam, nasıl anlatıcaamı düşünmezdim ama en azından bi konu vardı. bu yazıda o da yok. yazayım lan dedim sadece.


şimdiye kadar nerdeyse hep yaptıklarımı yazdım. bu sefer öyle yapmak istemiyorum ama naapçaamı hala bilmiyorum. düşünmek yok, aklıma gelen ilk konudan başlayım.



bu türksel, vodafon, aveya falan acayip para kazanıyo bence. ekmek istemez, su istemez. baz istasyonunu kur, çalışanı işe al, hadi arge işlerine de para harca biraz. bitti işte.
eğer çok param olsaydı mobil iletişim operatörü şirketi kurardım.

bak mesela vindovs da öyle. bikaç beyin, azıcık volt elektrikle mis gibi yazılım satıyo adamlar. en azından cd, dvd parası falan var bunların. iletişimcilerde o da yok.

epıl'ı katmıyorum bu olaylara. adamlar hayvan gibi para karşılığı aletleri satıyo ama o aletin metali, plastiği, lojistiği falan var. beyin takımını saymıyorum, o herkeste var.
ama iki gram plastik harcıyosa tamamdır benim için. iletişimciler harcamıyo.


olmaz da, hadi diyelim biri battı bunların. telsim veya aysel örneklerinde olduğu gibi satış işlemi falan da olmazsa noolcak?
bu operatörlerin kullanıcıları dımdızlak kalcaklar öyle. mesaj atmıyo bi şey yapmıyo. neyse, bas istasyonlarını alıp uygun bi şekilde değerlerndirirler artık onlar da. (yazar burada götlerine sokarların kibarını söylemiş)



bundan sonrası kakayla alakalı yazı. okunmayabilir.


16 Kasım 2011 Çarşamba

farklı canılarız efenim

zamanında (hatta buradan bakabilirsiniz o zamana) erkekler ve dişiler arasındaki farkları anlatmaya çalışmıştım biraz. bugün yurdun kapısının önünde duyduğum konuşmayla yeniden depreşti bu düşüncem.

hiç eşitlik istiyoruz falan demeyin, çok farklıyız.
dışarda sarılıp gezen bissürü dişi görebiliriz ve bu çok normal gelir bize. ola ki iki tane sarılan erkek gördük, eşcinsel detected moduna girip ters bi bakışla yaptıkları bu ayıbı(?) kınarız. şu ana kadar görmedim, görsem de normal karşılarım ama iki sokak yürüyemeden taşlanırlar büyük ihtimalle buralarda.
ama iki dişi sarılıp yürürken hiçbi sorun olmaz.
neden? çünkü onlar sarılabilir.
neden? çünkü işte.


yurdun kapısındaki konuşmayı yazayım bi de. iki tane dişi konuşuyolardı
dişi1- gideyim de film izleyim
dişi2- hayır. gidip ders çalışçaksın, mikrobiyolojiden bissürü konu var!

böyle bi konuşma mümkün değil iki erkek arasında geçmez. geçirmeyiz böyle konuşmaları.

erkek1- gideyim de film izleyim
erkek2
ihtimal 1- hangi film?
ihtimal 2- bak hıbılı hübülü filmini izle, süper bişiy
ihtimal 3- ben de ne zamandır film izlemiyodum, birazdan gider izlerim ben de
ihtimal 4- o torbadaki fındık mı abi? (adam tam teşekküllü gidiyo film[?] izlemeye)
ihtimal 5- derse girmesem de olur. gel bizde izleyelim
ihtimal 6- ya naapçan filmi, gel bi yerlere gidelim

yani efenim, mümkün değil karşıdaki insan çalışıp başarılı olsun gibi bi düşüncemiz olmaz. yapımıza aykırı.



sonraaaa...
heh şey var bi de geçen gün sınıfta gördüm, bi dişi koymuş kafasını masaya, öbürü saçlarıyla oynuyo.
öyle saçma ötesi bi aktiviteyi aklımızdan bile geçirmeyiz. niye oynayım lan ben başkasının saçıyla? ensesine vururum daha çok.



bugünkü bi olayı anlatayım, yine konuyla alakalı.
sınıfta iki sıra arasından yürüyorum, bi dişi üstündeki çok güzelmiş nerden aldın diye sordu. (aa burda da var aslında fark. nerden aldığımız önemli değildir bizim) bilmem diyip sağına soluna bakındım, isim yok. bi yerinde DF yazıyomuş, defaktodur dedi biri, bilmiyorum. konumuz bu diil zaten.
bikaç kişi daha güzelmiş falan dedi, hala bi anormallik yok.
peki anormallik nerde?
biz 4-5 erkek bi dişiye "üstündeki çok güzelmiş" desek anında sapık damgası yeriz. hele sağını solunu çekiştirip marka arama olayına hiç girmiyorum, onu yaparsak dişinin babası, amcası, kuzenleri falan çıkışta mutlaka bi halimizi hatrımızı sorarlar.
tahmini durum




çok farklı canlılarız sizinle sayın dişiler.
nerdeyse bütün ağır işleri bizim yaptığımızı yazmıyorum, ona girersem mümkün değil çıkamam. sayfa sayfa yazı yazılır çünkü o konuda. hala da gelmiş yok kadın erkek eşitliği falan.
otobüslerde yer vermeyle başlıcaksak bu eşitliğe buyrun başlayalım. çok memnun olurum şahsen.

14 Kasım 2011 Pazartesi

bak kızılderili, ışık.

dün otobüste gelirken dışarı baktım, böyle şehrin ışıkları, arabaların farları falan bissürü küçük küçük ışık vardı. amerika kıtasını iyi ki 2004 yılında falan keşfetmemişiz dedim kendi kendime.

düşünsenize, kızılderili bu ışıkları görse "beyaz adam yıldızları yere indirmiş" demez miydi, aklı çıkmaz mıydı orda onları görünce.
iki de gökdelen göstersen hepten uçardı aklı. buradan gökyüzündeki tanrılarınıza ulaşıyoruz desek çıldırırdı ben de çıkacam ben de çıkacam diye. iyi zamanda keşfetmişiz yine.

şok geçiren yerli






he bu sabah olanı anlatçaktım bi de.
böbür böbür böbür ifadesi fışkırdı resmen. ben gördüm yani onu, çıkıyodu böyle her tarafımdan.

şimdi lab önünde bekliyoruz, benim muflam pisti biraz, dedim burda temizleyeyim, sonra vakit kaybı olmasın. içindeki alçı parçalarını aldım, lavaboya gittim dökmeye. hem yıkarım güzel olur dedim.

neyse yıkadım lavaboda. tam çıkçam kapıdan, 60 yaşlarında bi adam kapıyı açtı, buyrun diye yol verdi. durumu idrak edemeyip kaldım bi önce, daha sonradan tam bi hayvana yakışır vaziyette teşekkür edip çıktım.
lan öküz, azıcık insan ol da önden buyrun lütfen diye yol ver adama. 3 katın yaşında o senin.

işte böbür böbür böbür efekti tam burda gerçekleşti. sırf beyaz önlük giydiğim için yol verilince götüm kalkıyo, önceden de yapıyodunuz, anca indi götüm. bu beni 2 hafta daha götürür. yerden 3 metre yüksekte bi göt görürseniz o benimki, elleşmeyin fazla.

13 Kasım 2011 Pazar

şimdi de ankara haber temsilcimiz gökana bağlanıyoruz. evet gökan söz sende...

ankaradan kucak dolusu sevgiler hepinize.
yazları sıcak ve kurak, kışları SOĞUK ve yağışlı başkentte bu akşam yine hayvani bi soğuk var. öyle ki otobüsten inerken tuvaletim vardı ama soğuktan içinde dondu çişim. o derece.
O derece soğuk gerçekten

tabi direkt olarak son kısmı anlatarak girdim. baştan alsam daha iyi bence.


otobüs biletini alırken baksaydık keşke hangi firma olduğuna. es turizmden istanbul seyahat bileti almışız, aman ne hoş.
ne fark etçek, ikisi de otobüs demeyin. istanbul seyahatin gördüğüm bütün arabaları travego ve tiksiniyorum o otobüsten.

koltukları rahat değil bi kere. neoplanın bütün modelleri mis gibiyken bunda ayakta gitseniz daha rahat edersiniz. popom acıdı yine otururken.
başka bi kötü yanı da psikolojik mi bilmiiyorum ama o otobüste afedersiniz pırtım geliyo benim. 2 litre gaz birikiyo içimde, ola ki biri karnıma dokunsa patlama olur otobüste aşırı gaz basıncından. bence koltuğu titrediği için oluyo ama emin değilim.
diğer kötü yanı koltukların yatma şekli. yaslanılan yer yatarken oturulan yer sabit kalıyo. mesela neoplanın bazı modellerinde öndeki insan koltuğu yatırdığı zaman oturduğu yer ileri gidiyo, böylece sıkışmıyorum oturduğum yerde. ama bunlarda zaten oturduğumuz yer küçük, bi de öndeki yatırınca hobaaa, paketlenip öyle gidiyorum. bi de sağolsun hiç sorma ya da bildirme zahmetine girmeden yatırdıkları için koltuğu, ayaklarım sıkışıyo aralarda.

sonuç olarak sevmiyorum bu otobüsü ama el mahkum yine bununla geldim.
önümdeki kişi koltuğu yatırmadı gerçi ama her an yatırcak korkusuyla geldim, iyice stres yaptım. boluda indi otobüsten, son 2 saati bacaklarım sıkışçak korkusu olmadan geldim.



he şeyii de anlatayım. boluda mola verince kablosuz internet vardı, dedim hava soğuk. şimdi hazırlanıp inene kadar bissürü zaman geçer zaten, oturayım bloga falan bakarım.
başka blogları okuyorum falan, bilgisayar çantası titremeye başladı. telefon mu titriyo acaba diye baktım, yoo sakin sakin duruyo yerinde. hem çalsa kulaklık takılı, ses gelirdi. (empeüç pileyırımı kaybettim sanırım, telefondan dinliyorum)
en sonunda kıllandım, kulaklığı çıkardım OHA!!! otobüse yayın yapıyomuşum. girdiğim bloglardan birinde müzük çalmaktaymış. neyse ki cıkcıklara ve kınamalara maruz kalmadan kapattım siteleri.
efenim şu girer girmez açılan müzükleri kaldırın lütfen. bilgisayardan müzük dinlerken bi anda karışıyo müzükler. ya da benim başıma geldiği gibi zamanlarda sorunlar çıkıyo. siz koyun oraya, biz istersek açarız zaten.

11 Kasım 2011 Cuma

bayram dolayısıyla kapalıydık

efendim yazmayalı 1 hafta olmuş.
zamanında günde 2 yazı falan yayınlasam da bayram dolayısıyla pek bişiy yazamadım.

ufak ufak bayramı anlatayım. ankaradan halamlarla geldim, pazar günü halamlarsız döncem.
akraba ziyaretlerini 2 senedir aksatmaktayız ailecek. bikaç kişiye gittik yine sadece, yeter bence. toplucaam parayı topladım ben.

sonraaa, bakalım naapmışız. heh, kuzenimle adalara gittik, bisiklet sürüp bi güzel neşelendim. büyükadayı seviyorum azizim. çoğoş bi yer.
fazla gezmedik gerçi bu sefer, bi büyük tur yaptık bi de küçük turun o ilk yokuşunu inip çıktık. bi yokuş ama dili beş karış dışarı çıkartıyo orası. hızımı aldığım için kolay çıktım ben gerçi, kuzenim yavaş başladığı için zorlandı biraz.
bi ara "nerdesin lan allahsız!" diye mesaj attı. değişik bi insan.
bi kere de yanına çağırdı, bişiy oldu zannettim, yokuşta bile pedala abana abana indim. fotoğraf çekçekmiş, makinayı istiyomuş. bisikleti geçiresim geldi kafasına, korktum lan bişiy oldu diye.

tam bunu yazarken kapı çaldı, çöpü almaya gelmiş apartman görevlisi. verdim çöpü, yüzümde bi gülümsemeyle "yakşamlar" dedim, kadın sanki zorla söyletiyolarmış gibi umursamazca "size de" diyip gitti. söyleme lan! istemiyosan söyleme! ne kafanı başka yere çevirip size ne diyosun?
zaten adamla çocuğunu sevmiyodum, kadını da sevmedim. bi dahakine suları şıbır şıbır akan çöp vercem ha. kafasına silah dayıyolar sanki, söyleme kardeşim!
akşam akşam sinirlendirdi yine.



neyse, adayı anlatmıştım, bugünü anlatayım.
bugün liseden 2 arkadaşımla kadıköye gittik. yarım saat kadar eski sevgilim de eşlik etti bize. tanıştılar falan, güzel oldu bence. konuştuk, yarın yine görmeye gidicem eski sevdiceğimi.
kalp, mantık, beyin hepsi birbirine girdi, çorba oldu. naapçaamı bilmiyorum pek sevgili bloggerlar. bi tavsiye verin anacığım. ben bıraktım artık düşümeyi falan.

bugünü anlatayım biraz.
yine gitar hiroya gittik. kırmızılarımızı (tuborg olanı) alıp gittik tabi, sonlara doğru düzgün kafa yapısına sahip değildim (açtım + damlanın da kırmızısında hayvani bi yudum almıştım) saçma sapan hareketler yaparak şarkı söyledim. gitar falan da çaldım ama onlarda da değişik hareketler yaptım. eğlenceliydi bence bu da.
en sonunda damlanın kalanını da luk luk luk luk diye görmemiş gibi bitirerek hayvanlığımı ortaya koydum.

çıkışta bay yengece gitçektik, doluymuş başka yere gittik. dolu olmasa orda kampanyadaki 50 cl + tekila yapacağıdık ne güzel. neyse, bi dahakine artık (bi dahaki anca yazın olur).
orda da tekilasız devam edip düzgün olmayan kafa yapısına ulaşmaya çalıştık, beceremedik. ben bay yengece tekrar bakalım desem de geç olmuştu, kalktık geldik.



ne zamandır yazmamıştım efenim, özlemişim.
yazığın şeyleri birilerinin okuduğunu bilmek çok güzel bişiy. seviyorum blogu.

3 Kasım 2011 Perşembe

hastanelerden çıkamadım

bugün kan vermeye gittim bi hasta için.
dün sınıfa girdiğimde görmüştüm b (+) kana ihtiyaç var diye, onkolojide yatan biri için lazımmış. tamam dedim, ben verebilirim kan.

bugün öğle arasında gidip vercektim. dersten bi 15 dakika erken çıkıp hastaneye gittim, beni bekleyen adamı gördüm falan. hemşire bulmaya giittik, kadın baktı bana "kaç kilosu sen?" dedi. dedim 53 kiloydum ama ufak değişiklikler olmuş olabilir. yok olmaz dedi, en az 60 kilo olmam gerekiyomuş.
piiğ dedim, kan bile almıyolar benen, o kadar aciz gördüler.

neyse adam üzüldü tabi, ben de üzüldüm ama onunkini görebiliyodum sadece. koridorda yürürken bi hasta gördük. sedyede, bayağı çökmüş biriydi. yanımdaki adam refakatçisiyle konuşmaya başladı. donörü olucaam hasta oymuş.
kana benden daha çok ihtiyacı vardı o adamın. zaten kanım belirlenen aralığın üst seviyelerinde, kan versem bile yenisini yapabilir vücudum. ama o yapamıyo.


hastayı görünce daha da kötü olup çıktım hastaneden. geçen sene yurdun tam karşısında onkoloji vardı, ağlayan insanları falan duyardık hep.
içersi daha da kötüymüş.




evet blog kendine gelsin bi, eğlenceli şeyler yazıyoruz buralara.
dün kırılan dişim için tedavi bölümüne gittim bugün. asistan bakındım, yok etrafta. en son bi tanesini gördüm, koştum yanına "hocam dolgum düştü onu bi onarabilir miyiz?" dedim, tamam gel yapalım dedi. oldu desem hemen oturtup yapçak dişimi.
yuk dedim, dersim var benim. öğleden sonraya randevu verdi.

tedavi sırasında baktım oturarak çalışmıyo. (yarın tedavi labımız var) hocam, yarın sizin gibi çalışabilir miyim? dedim. nası yani bakışı attı (gözü hafif kapayıp kafayı salla), hani ayakta çalışmıyoduk eki eki eki yapıp sinir ettim bi güzel. yarın asistanım olursa sıçtım.
yok, şaka. çikolata aldım kendisine bi tane aynı gün baktığı için. "al, çikileta yi" diyip vercem yarın.

2 Kasım 2011 Çarşamba

ön dişimdeki dolgunun kırılması hoş bişiy değil tabi.
yarın tedavi bölümüne çıkıp "hocam bi doldurabiliceeniz mi?" diye sorucam. hatta kırık parçasını da buldum, bond da olur, yapıştırıverelim bile diyebilirim. gerçi bond yapıştırmaz heralde.

akşam akşam iş çıkardı yaa.

1 Kasım 2011 Salı

mim. ne zamandır yapmadık

efenim mim doldurmayı öyle pek sevmiyorum. genelde yazılarım milyon konu içerdiğinden tek konuya bağlı kalmak zor geliyo.
ama bu seferki güzel bi mim. bi de cessie mimlemiş, yapmazsak ayıp olur.


eveeet, konumuz sevdiğimiz şarkılar ve hikayeleriymiş.
luna başlatmış mimi, orda 5 diyo ama az ya da fazla olabilirmiş. bi fikrim yok benim kaç tane olcaa konusunda, beraber görücez.


1. barış manço - bugün bayram
hani deseniz ki, sadece bi şarkı seççeksin. seçtiğim şarkı mutlaka bu olurdu.
yılda dinleme sayım bi elin parmaklarını (5) geçmez. neden dinlemiyorum? çünkü eskimemeli. sadece aşırı mutlu olduğum zamanlarda dinlerim kendisini.
mesela linki koydum yukarı ama dinlemedim şarkıyı.

okulu ilk kazandığımda bol bol dinlemiştim. ankaraya gelirken, sınıfı geçtiğimde falan dinledim anca.


(artık sıralama yok, aklıma geldiği gibi koycam. en önemlisini koydum zaten tepeye)
2. ozzy osbourne - mr. crowley
burda da bi haftalığına yazı yazan pek sevgili arkadaşım damlayla her gitar hiroya gidişte mutlaka çaldığımız, benim ilk zamanlarda mistır krovliğ harici bi yerini söyleyemediğim, zamanla yarısını söylediğim, şimdiyse baştan sona söyleyebildiğim şarkı.
aynı zamanda kendisinin formspringinde sorduğum soruların bi yerine iliştiririm krovliğ falan diye, benim sorduğumu bilsin deyu.


3. beirut - postcards from italy
hayatıma fon müziği seçsem bu olurdu heralde. kendisi ukulele almamda en büyük etkendir. hatta bi ara çalmaya çalışıp koymuştum bloga.
sürekli bi mutluluk veriyo insana. kötü zamanlarda da dinlesem teflon tava gibi, üstünde bi şey tutmayıp mutlu kimliğini koruyabiliyo.


4. skillet - falling inside to black
zamanında birbirimize "don't leave me alone" derdik bu şarkı sayesinde. yapamadık.


5. queen - we will rock you, we are the champions

video koydum bu sefer. canlı performansları, ilk dinleyişimde gözlerim minik minik dolmuştu.
diğer müzikleri dinlemeseniz de bunu bi izleyin bence. vay canısını tepkisini vermeyenlerin kaybettiği 5 dakikayı  kendi cebimden vericem.



evet efenim, beşte kaldı benim şarkılar. standart değerden uzaklaşmayım hem, burda bitireyim yazıyı.
mimleme işine girmiyorum. mimlenme ve mimleme sayısını eşit tutuyodum ama bi dahaki sefere bi tane fazladan mimleme yaparım.