27 Ekim 2011 Perşembe

mutluluk

efenim merabalar.
böyle karşılamalı giriş hiç yapmamıştım, bugünkü nedensiz mutluluğumdan yapayım dedim (bak burda konu hakkında ipucu verdim)

gerçi ipucuna gerek yok, birazdan anlatçam mutluluu. önce biraz günü anlatıp yazının giriş kısmını oluşturalım.
normalde her sabah 7'de kalkıp (salı hariç, o gün 1 saat geç başlıyo ders) duş alıp kuruyup okula giderdim. dün bu gidişhata bi dur demek için gittim saçımı kestirdim. kafa hacmimde belirgin bi düşüş oldu. bu yan etkiydi, asıl etkisi her sabah dujdan kurtardı beni. accık uzayınca (accık ~10 cm) yıkadıktan 24 saat sonra yağlı görünüyodu saçlarım. en azından bana öyle geliyodu, huzursuz oluyodum.
kestirdim, mis gibi geziyom böyle.
heh, bu sabah kısa saç avantajımı kullanıp yedibıçıkta kalktım. ııı şey... aslında sekizde. yataan içinde yarım saat oyalandım çünkü.


evet, yazıya giriş kısmını oluşturduk. şimdi konuya hafif hafif girelim beraber. (yazar burada okuyucuyu hikayeye dahil etmeye çalışıyor)

derse girdim çıktım falan, saat ikibıçık gibi yurttaydım.
hemen kafamda günlük program yaptım iki tane.

program 1
sırt çantası ve bilgisayarla halaya gidilecek.
giderken kızılaydan diş malzemeleri alınacak

dezavantajları: halamlara kızılaydan gidersem ankaray+otobüs şeklinde aktarma yapmam gerekir. ben sevmem öyle aktarmayı. otobüs çok sıkışık oluyo bi de.
he ayrıca bayramlık almam lazım, eğer halama gidersem bu iş daha ileri tarihe sarkacak, o zaman da alışveriş merkezleri dolu olcak.


program 2
kızılaya gidilip diş malzemeleri alıncak
ordan ankamall'e gidilip bayramlık bakılcak
halaya yarın gidilcek

dezavantajları: ev ortamından bi gün daha uzak kalmak. ankamall girişinde diş malzemelerinin sorun çıkarma olasılığı


ikinci program daha bi hoş geldi gözüme, uyguladım.
diş malzemelerinin 187 lira tutması biraz moralimi bozsa da 170 ısrarımın sonuç vermesi sevindirdi beni.
hayvan gibi pazarlık yapıyorum.
-187 lira toplamda
-170tir o
-tamam 180
-170 yazıyo orda. burdan öyle görünüyo
-175
-ben gördüğüm parayı veririm. 170
-tamam 170 olsun -.-'

17 lira için mi o kadar yaygara yaptın demeyin, ortalama indirimim %10. toplamda yaklaşık 2000 liralık malzeme aldığımı düşünürsek 200 liralık bi kazanç demek bu. az diil yani.
iki maximum karttan da çekim yapılamadı, birinin süresi dolmuş, biri açılmamış. bankamatik kartı kullanılabiliyomuş sayın blogırlar, aklınızda bulunsun.


buralarda öyle pek bi mutluluk yok.
ankamalle gittim burdan. bayramlık bakıyorum ama o kadar umutsuzum ki. 'hadi bi de şu mağazada bulamayım' mantığıyla alışveriş mi yapılır? resmen bulamamak üzere giriyorum tükanlara.
bi tane buldum, bedeni yok. hiçbi yerde yok. ankaradan gebzeye kadar. bedava mı diye baktım, diilmiş.

daha sonradan defaktoda buldum 3 tane giymelik şey. maviyi eledim, lacivert-beyaz ve gri- beyaz çizgili giymelikşey arasında seçim yapmam gerekti. lacivert-beyazı seçtim.
garip olan şey annemle babamın da dün aynı giymeliklere gebzede bakması. annemin lacivert-beyazı, babamın gri-beyazı beğenmesi.
aramızda değişik bi etkileşim var. yüzlerce çeşit ürün içinden aynı iki tanesini beğeniyoruz.


heh, işte bu defakto sırasında mutluluk geldi bana efenim.
sebebi yok, mutlu oldum. müzik çalmıyodu, yapmayı hiç sevmediğim bi şeyi yapıyodum (alışveriş). neden mutlu olduğumu bilmiyorum ama yavaş yavaş mutlu olmaya başladığımı hissediyodum. tarif edemiyorum ama çok güzel bi duyguydu.

ordan çıkıp ankamall ritüelimi gerçekleştirdim yine. dienardan uykusuz alıp börgır kinge gitmek. bu sefer penguen aldım gerçi, abisi. daha bi güzel geliyo artık penguen.
neyse, gittim börgıra. normalde accık yiyip doyan bi insanım. mutluluktan mıdır bilmem, ikili menülerden aldım (mutluluktan falan değil, ucuz olduğu için). normal şartlar altında bi vopır cünyır menüyle doyarken vopır cünyır + tendırs menü aldım. tani 2 patates ve iki kolayla. yiyebiliceeme inandım.
ve yedim de.
bi menüde şişen insan iki menü yemişti. karnımı ovuşturup (çok eğlenceliydi) kalktım.

he bişiy daha diyim, penguende arka arkaya iki karikatüre hayvani güldüm. eğer ankamallde ağzından patates püskürten insan gördüyseniz o benim. kötü bi zamanlamaydı patates ve karikatür için.



dönüşte beirutun the rip tide albümünü dinledim. beğenmemiştim başta ama şimdi çok güzel geliyo.
ankaraydan çıktım, yurda yürüyorum. lan dedim hayvan gibi para harcadım zaten bugün, 8 lira daha harcayıp mutluluğu taçlandırayım. iki tane kırmızı almak için büfelere baktım, hepsinde efes var. piiiğ dedim ki bi tanesinde kırmızılar göz kıprtı bana. aiy yavrucaklarım diyip iki tanesini kucaklayıp yurda döndüm.
kantinden de cips aldım ama yemicem, çok tokum.


mutluluğumun sebebini hala bilmiyorum. o duygunun şu anda bile benimle olmasıysa ayrı bi güzellik. daimi kalması ümidiyle...
hepinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum efenim

24 Ekim 2011 Pazartesi

yurt mutfağı vol.3

efenim bu akşam yurt mutfağında malzeme yokluğunda yaptığım pizzayla karşınızdayım.
pizza hamuru yerine bazlama
domates sosu yerine ketçap
jalapeno yerine halis muhlis anadolu biberi (bedavaya aldım bu biberi ayrıca)
yuvarlak kesilmesi gerekirken üşenip ikiye bölüp bıraktığım zeytin (ısırmadım, kestim)
mozarella yerine de kaşar peyniri kullandığım pi55555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555555
evet, burdaki beşleri klavyenin üzerine koyduğum popkek yaptı. zamanla daha düzgün yazmayı öğretçem.

nerde kalmıştık bakalııım... heh
mozarella yerine kaşar peyniri kullandığım pizz... neresi pizza lan bunun? bazlama, acı biber, goca goca zeytinler, ziyan olmasın diye kaşar peynirinin üzerine dökülen yağ. bildiğin anadolu esintileri taşıyo bu. toprağımın, nenemin pizzası.

aslında nane de koycaktım, iyice anadolu bağrı olcaktı ama unuttum.

köy yerinde var bir ağıt
gökan sen git naneyi unut
ozan söyler bağrı yanık
naçar pizzalar nanesiz kaldı

hazır etmişti muhtar dünden
naciye toplamıştı eylülden
kimse salınmamıştı yanından
naçar pizzalar nanesiz kaldı

köy oturur ağıtlar yakar
kazım ağa bile karalar bağlar
mazhar dede kaderdir der
naçar pizzalar nanesiz kaldı


nice gönüle girdim naneyi unutarak ama bi dahakine naneye bulucam. siz müsterih olun gemişli köyü.



evet efenim, tatsız konuyu kapatarak futrafları koyup bitiriyorum yazıyı.

kuşbakışı görünüş

bu açıdan daha güzel görünüyo evet
(fare bakışı görünüş)

bu arkadaşın da görüntüsü pek hoş değil ama tadı yerinde. biraz daha az zeytin koyabilirmişim, tuzlu oldu biraz.

gökan der pizzam tuzl...
lan bari buna ağıt yakmayın! işiniz gücünüz mü yok arkadaşım?!

20 Ekim 2011 Perşembe


18 Ekim 2011 Salı

tam da bu



ağlasam mı gülsem mi karar veremedim.
sanırım gülmeliyim. evet.

hatta yıhyıh şeklinde bile gülebilirim durumuma.

17 Ekim 2011 Pazartesi

tırnak yemek bir sanattır

bugün labda (da-ta?) sevgili hocamız bi arkadaşın parmağındaki küçük bi yarayı görüp "arkadaşlar seneye kliniğe çıkçaksınız, elinizde böyle açık yaralarınız olmamalı" dedi.
kendi parmaklarıma baktım, bi tanesinde orta büyüklükte enfensiyona hazır yara var. derimi yerken oldu.

geriye gidelim.
aslında böyle başlamamıştı. lisedeydim ama hangi sınıf olduğunu hatırlayamıyorum. sebebini de hatırlamıyorum. genel olarak parmak yemeye başlangıcım hakkında bi fikrim yok açıkçası. tek bildiğim şey tırnakla başladığım.

lisede kıt kıt tırnaklarımı yedim böyle demicem, çünkü yeni başlayan biri öyle kıt kıt yiyemez. düşünülenin aksine deneyim gerektiren zor bi iştir tırnak yemek. yeni başlayan biri kıt kıt cırt şeklinde yer. o sondaki cırt ete girdiğinin ve yaklaşık 3 günlük acının habercisidir.

zamanla tecrübe kazandıkça hem hız artar, hem daha az zarar verir insan kendine. ama şöyle bi sorunu vardır bunun da, tırnaklar çabuk biter. daha uzamadan yenmeye başlar tırnaklar, bir elmas işçisi gibi ince hareketlerle yol alınır tırnaklarda.
ama bu da yetmez.

ayak tırnaklarına geçmeyi düşündüm bi ara, çok pis olcaanı düşünüp vazgeçtim. onun yerine tırnağın kenarındaki derileri seçtim. daha bi yumuşak, kontrol daha bi zor. tırnaktan daha zor alışıyosun bi kere. ufacık hatanda bi anda tırnağa oranla devasa yaralar oluşabiliyo.
yılların yiyicisiyim, bende bile yara var şu anda. diğer 6 tırnaktaysa çok temiz yenmiş derilerim var. sınırını bilip yemişim onları. son 3 parmak boş, onlar kötü günler için (sınav zamanı) stoktalar.
lisede falan çok kötüydü parmaklarım. deri yemeye yeni yeni geçmiştim, baştan sona hepsi yaraydı. pis acırdı, hoş değil.

geçen sene bi dönem bıraktım aslında, tekrar başladım şimdi.
yerken kötü, yara olunca kötü, sağlıksız, enfeksiyona açık, tükürüklü tırnaklar sağda solda pis, yedikten sonra kötü görünüyo ama bırakamıyorum.
lab zamanları oje sürerdim yememek için, 1 hafta boyunca yemezdim. ama biter bitmez onunu birden takır takır elden geçirirdim. acı ojeyi düşündüm ama dışardayken hiç aklıma gelmedi, almam lazım aslında.
bırakmak istiyorum, ama boş bi anımda bakıyorum tırnaklarım yine ağzımda.
sadece tırnaklar olsa iyi, parmaklarımı yiyorum artık. derisiyle falan.
kötü.


he bi de ukulele çalmak için uzatmıştım, penayla çalmaya alışınca yine gitti tırnaklar.

yeni motivasyonum 'seneye hasta bakçan, eyts olursun, hepatit olursun'
bunu düşünerek 17 ekim 2011 tarihinde saat 15:50'yi gösterirken barnah yemeyi bırakıyorum!!!

15 Ekim 2011 Cumartesi

yurt mutfağı vol.2

evet efendiim, başlıktan anlaşılıcaa üzere yine bi yemek yaptım.
bu seferki yemeğimiz mücver.

kabakla aram kötü olsa da mücveri severim bak. zaten kabağı bi bunda, bi de kabak dolmasında seviyorum. başka hiçbi türünü sevmem. ne kızartması, ne yemeği.

mücver için önce internetten tarife baktım, kaşar peynir yazıyodu. annemi aradım dedim kaşar peynir koyuyo muyuz? yok dedi. çünkü şimdi alcam onu, bissürü artıcak. boşu boşuna o kadar kaşar almaya gerek yok. hatta tarifteki bissürü malzemeyi kullanmıyomuşuz normalde. mininun malzeme kullanarak yaptım yemeğimi. zaten taze soğanla dereotunu sevmem. bi bunları çıkardım tariften.


en zoru kabağı bulmak oldu. resmen kabak kıtlığı var ülkede. hiçbi yerde bulamadım, en son bimde gördüm dörtlü paketler halinde, ordan aldım.

yapım aşamalarını falan anlatmıyorum, he bi tek şeyi söyleyim.
karabiberi poşette almıştım, büyük bi miktarı kabağın üstüne dökülünce ne kadar uzaklaştırmaya çalışsam da mücver biraz acı oldu. ama öyle yenmicek, boğaz acıtçak bi acı değil. gayet tatlı bi acısı var şu anda. sevdim.

futrafımızı da koyup yazıyı sonlandıralım. kısa kısa derdimi anlatmış olayım.

14 Ekim 2011 Cuma

hasta oldum aman ne güzel, çalsın davullar

daha dün mount&blade oynayıp tam bir cengaver gibi taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmazken bugün bi yandan tylolhot içip bi yandan akan sümüklerimi silerken freecell oynamayı kendime yediremiyorum.
bu hallere düşecek adam mıydım ben? 8 rna'lık bi virüse mi boyun eğecekti 46 kromozomlu yapım?

bi de yarın tedavi labı var, aman ne hoş. zaten düzgün, enerji gerektirmeyen bi zamanda hasta olsam bünyemi ödüllendirmek için papua yeni gine'ye tatile giderim. en zamansız anlarda iki kıçıkırık virüse yenik düşmekte üstüne yok.


tabi şimdi yüksek bi sıvı tüketimim var ve ter de bi yere kadar vücuttan sıvı atabiliyo. kalanları tuvalet dediğimiz yere giderek uzaklaştırmam lazım.
tuvalete gitmek demek ta oraya gidene kadar enerji harcamak demek. çarçur edecek 1 kalori bile enerjim yok şu anda.altıma işersem acayip bi enerji tasarrufu yaparım.


he bi de bi de wherever i may roam açtım, kulaklığı ekonomik yakıt tüketimiyle kulaama tıkıştırdım. dedim belki bi enerji verir falan. normalde bütün hücrelerimin kendinden geçtiği müzikte sadece el şaklatasım geldi. nedense bi düğün moduna girip hatice teyze gibi el şaklatabilirdim o anda ama içinde bulunduğum duruma yakışmazdı, yapmadım.



son olarak şunu söylemek isterim ki, kendinize iyi bakın. vitamin c bulduğunuz yerde yiyin. fazlası çişle atılıyo gerçi ama olsun, atılana kadar faydalanırsınız.
havalar soğumaya başlıyo, hırka üstüne yağmurluk giyseniz bile hasta olabiliyosunuz (bkz: gökan). o yüzden sokakta garip karşılanmazsınız daha, cıbıl cıbıl giyinip son turlarınızı atın sokakta. her şekilde hasta olcaksınız çünkü. garip bakışlara maruz kalmamanın tadını çıkarın. çünkü şubatın ortasında kolsuz giyince saçma duruyo.


he bişiy daha söyleyim, şemsiyeyi bi daha bileğime asmıcam.
bugün okulda turnikelerden geçerken bi kız çantasında arkeolojik kazı yapıyodu kimliğini bulmak için. o haline acıyıp kendi kimliğimi okutup geç hadi diye sırtına vurdum. tabi belli bi momentumu kazanan bileğimdeki şemsiye de elim durmasına rağmen hareketini sürdürüp kızın poposunun ortasına pık diye vurdu.
o anki şok ifadesini anlatmaya klavyedeki tuşlar yetmiyo.
haklı da, biri gelip durup dururken benim de popoma vursa ben de bi irkilirim. bi de dişi olunca daha bi kötü oluyo durum. "şeyy ehe, şemsiye ehe bileğimdeydi de..." falan diyip yanlış anlaşılmayı düzelttim.
temiz aile çocuğuyum olum ben.

12 Ekim 2011 Çarşamba

deli mutfağı

seyit ali aral'ın bi köşesi var penguende, deli mutfağı diye. yazının arasına değişik bi tarif sıkıştırıverir. alakalı alakasız karıştırma fikri vardır. aha aynısını bugün yaptım.

yurdumuza mutfak açıldığı için arada yemek yapıcam artık. ilk yemeğimi bugün yaptım. tabi ilk kez olunca bi ısınmak lazım di mi azizim, öyle hemen hindi külbastıyla başlanmaz. makarna yapmayı seçtim ben de. gülmeyin, sade makarna değil.
deli mutfağı tarzı, ne bulduysam attım içine.

atmak için önce bakkala gidip malzemeleri aldım.domates, biber, soğan, peynir aldım dönüyorum. yağı unuttuğum aklıma geldi. döndüm yağı da aldım, hatta salam da aldım tat katsın diye. her şey hazır di mi?
ne yapıcaktım ben? makarna.
peki makarnayı aldım mı? HAYIR!!!
makarnasız makarna yapmaya çalışan ilk kişiyimdir belki dünyada. zamanında unsuz un kurabiyesi yapmaya da çalışmıştım, alışığım böyle şeylere.


neyse bütün malzemeleri aldım, önce sosunu yaptım falan. tariften bağımsız, göz kararı bol bol koydum her şeyi. sonra kantine gittim, birilerini gördüm konuşmaya dalmışım. "ocakta yemeğim vardı!!!" diye baarıp mutfağa koştum. altıma bi etek verseniz tam mahallenin hatice teyzesi olurum.
dibi yanmış biraz sosun ama yanmış ve yanmamış yerler çok iyi ayrılmış birbirinden. yanmış yer karışmadı hiç sosa.
daha sonra da makarnayı yaptım, onu az yapçaktım, bitiremem diye. yarım paket koydum, az göründü gözüme. biraz daha ekledim. anam bu makarna kabardıkça kabarıyo kabardıkça kabarıyo. küçücük tencerem doldu taşçak makarnadan. en sonunda durdu da çiğ makarna yemeyi bıraktım. (evet, doldukça azar azar yedim üstünden) ama çiğ de güzel geldi, açtım çünkü.

sosla makarnayı karıştırıp üstüne de kekiği döküp çıktım odama. annem acı sos koymuştu gelirken, onu da ekledim oh mis gibi makarna oldu. bi tencere makarnam var şu anda, dolaptan bi kaseye çıkarır çıkarır yerim 3 gün boyunca.
futrafını da koycaktım ama bilgisayarla telefonun bluetoothları pek iyi anlaşamıyo, yollayamadım efenim futrafı. karttan aktarabilirim ama adaptörün yerini bilm... AHA BULDUM!!!



biberler peynirler falan gözükmüyo, karıtırmamışım daha tam. bi de sos ekleyip kırmızılattım kendisini. resim soluk olsa da kendisi ve tadı gayet hoş.

10 Ekim 2011 Pazartesi

kısa bi aranın ardından (1 gün) yine burdayım

efenim haber etmeden kısa bi süre aranızdan ayrıldım ama sebebim var. tabi blogu pat diye kapatma davranışımı haklı çıkarmaz bu.
sebebi, sanırım bi yazımda yaptığım yanlışlık. bişiy yazmışım, onu silcektim ama bulamadım. aradım falan ama ı-ıh yok öyle bişiy. yazdığımı ben de hatırlamıyorum ama başka biri "böyle yazdı" diyince telefonun öbür ucundaki insan (o da görmemiş bu yazıyı) niye yazdın dedi. o kadar çok şey yazdım ki buraya, arada kaynamış mı acaba öyle bi lafım diye baktım ama temizim. yok yani.
(hem yazı olarak, hem de düşünce olarak yok öyle bişiy. demem de zaten)



evet, yanlış anlaşılmayı geçelim.
okulu seviyorum. okulu hadi bi nebze sevmeme var da bölümüme aşığım.
dünyaya bir daha gelsem diş hekimliği
sınava girer yine yazarım seni

diye şarkı falan söyleyebilirim uğruna. diğer okullar kliniğe çıkartıp hasta baktırıyolarken bizim hala teknisyenlerin işini yapmamız pek hoş olmasa da eğlenceli.
dişle alakalı şeyleri burda anlatıyorum çünkü okulda eğlenceli falan dersem çok pis dayak yiyebilirim o kadar eğlenceli bulmayan kişiler tarafından. can güvenliğim yok.



yüzsüzlüğüm tavan yapabiliyo.
okulda yan yana oturan çiftleri ayırıp "çok ayıp, gidin başka yerde sarılın" diyorum. yemekhanede kıllığına karşılarına oturup "kontrol etçem sizi, beraber yiyciiz" dedim bugün bi çifte. kendileriyle aram iyi olduğu için bişiy demediler, kardiş kardiş yedik yemeğimizi.
kantine inip efenim merabalaaar diye masalara oturuveriyorum. özel bişiy konuşuyolardır demeyin, 10 dakka sonra kalkıp gidiyorum zaten. hem öyle kuru kuru oturmuyorum, büsküüüt falan alıyorum yiye yiye konuşuyoruz.

bugün yine gittim oturdum sınıftan 3-4 kişinin yanına, dedim eti formun mısır ve pirinç patlaanı alayım. güzel oluyo çünkü bayaa, normalde patlamış mısırı pek sevmesem de bu değişik, hoş bişiy.
neyse gittim büfeye, adama "eti form mısır patlaa alayım bi tane" dedim. sonra baktım renli renkli değişik büsküütler var. "ordaki kırmızı eti form neli?" diye sordum, sanırım arka arkaya çok geldi bu kadar form yiyecekler, O.o ifadesiyle baktı suratıma. arkadaşım ne var seviyorum tatlarını.
almıcaktım, sırf o bakışı yüzünden meyveli büsküütünü aldım. beğenmedim pek, limonlusu vardı, daha güzel o.
genel inanış var, form yiyeceklerini daha çok dişiler yer. yok yaa, biz de yiyebiliriz.



konu değiştirelim
okulun kalitesine gölge düşürüyorum sanırım. yemekhanede elma vardı, bi anda çok yemek yiyemediğim için yanıma aldım, yiye yiye dönüyorum. atm'ye gidip para çekicem, dedim tıp binasının içinden gideyim kestirme olsun.
içerde böyle klasik batı müzikleri çalarken katur kutur elma yiye yiye yürüdüm, bankamatikte koca elmayı ağzıma takıp (kocaman ısırcakmış gibi yapıp ısırmamak, öyle beklemek) işlemlerimi yaptım, beyle akan suyunu sile sile yakşamlar dedim her tanıdığıma. böyle öğrenci olmaz olsun diyip okuldan atsalar sesimi çıkarmaya yüzüm yok. onu okulda koşmadan, lablarda baara baara şarkı söylemden, hocalara "seni bi daha burda görmücem!!!" diye çemkirmeden önce düşüncektim. çok ayıp etmişim.




oyh 1 gün kapalı kaldı blog, yazmayı özlemişim efenim.  daha sabah ikili saat kurarak kalkmalarımı, fantom kafalara verdiğim şakire ve habsburg adlarını anlatçaktım, barnahlarım yoruldu.

8 Ekim 2011 Cumartesi

kalabalıklar kötüdür

kalabalığı sevmiyorum. evde, sokakta, avmlerde, kısacası her yerde.
bugün de millet bana kıllığına mı yapıyo naabıyosa bütün ankara hadi demiş kızılaya gidelim de gökan sinirden saçını başını yolsun. hayvan düşük cümle kurdum farkındayım ama düzeltemiyorum sinirden.
adım atçak yer yoktu kaldırımlarda. hadi bi bölge sıkışık olur, orayı geçince rahatlarım. ama burda yarım saat boyunca 'omuz omuza yürüdük'.

diş deposuna gittim malzeme almaya. ilk gittiğim normaldi. ikinci gittiğim yerde oksijen molekülü tükenmişti kalabalıktan. millet oksijensiz solunum falan yapıyo, yerler hep laktik asit olmuş. akşam giderim diyip çıktım yurda geldim.
he, yurtta da 2 kişilik odalara geçtim. çok rahat oldu. yayıla yayıla oturuyorum artık.


aeratör alcaz okulda. kaç gündür anahlarlı mı push button mı? nsk mı kavo mu? diye diye beynim akma noktasına geldi. hepsinin kendine göre avantajları dezavantajları var. sanırım push button nsk en iyisi içlerinden. nsk'nın kavo'ya göre daha az bozulması, push button'ın frez değiştirme hızı ve az ısınması seçimde en önemli etkenler oldu. umarım sorunsuz bi şekilde kullanabilirim.
anlattım böyle de, aeratör ne dersen, diş hekimlerinin dişi oymada kesmede kullandıkları alet. mikromotor kullanıyoduk eskiden, bu daha hızlı.
(gerçi ben mikromotor yavaş diye klinik piyasemeni kullanıyodum hocalara göstermeden)


bu dönem havyani para harcamam var. diş hekimleri çok para kazanıyo diyen ilk kişinin kafasına koca muflayı geçircem, "o eğitimde kullandığımız malzemelerin fiyatı ne kadar biliyon mu lan?" diye diye parçalıcam kafasını. tabi sadece fiyat değil, eğitim beyinsel olarak da gayet zor. bizi bu konuda sadece ankara üniversitesinde okuyanlar anlar heralde. teoriğin gücünü hissettiren bi okul kendileri.
bütün anatomiyi tek dönemde gören ya da diyaframın altına inmeyen kişiler diş hekimliği eğitimi zor derse siz de muflayı geçirebilirsiniz kafalarına. iki gram teorik görüyosunuz, susun okuyun işte arkadaşım!!!



anlatçak başka bi şeyim kalmadı heralde. bütün gün okulda olunca değişik bişiy de olmuyo, beyle sıkıcı yazılar çıkıyo ortaya. affeyleyin efenim.

4 Ekim 2011 Salı

half evil, 333

evet efendiim, sizden gizli amacıma ulaşmış bulunmaktayım. 333 izleyicim oldu.
hani futraf çekerken "gülümseyiiiin üçyüzotuzüüüüüç" derler ya, içimden o sırıtışı yapıyorum şu anda.

şimdi 333 diyorum ama 283., 65. ya da be bileyim 184. izleyicim lütfen "bizde sevinmedi bu kadar" demesin, eklenen her yeni izleyicide sevindim ben.
mesela 15'ten 16'ya çıkmakla 305'ten 306'ya çıkma aynıydı benim için. ikisinde de çok sevinmiştim. hala da seviniyorum her yeni izleyicide.

mutlu olmamı sağlayan he bir izleyicime teşekkürleimi sunarım :D
(bu gülme ifadesini yazıda yapmam aslında, bugüne özel)




evet, mutluluğu paylaştığıma göre konuları anlatmaya geçebiliriz.
efenim yurda iyice yerleştim. yarın 2 ya da 4 kişilik odalardan hangsinde kalcaam kesinlik kazancak. 2 kişiliğe geçersem yine bi toplanma ve yerleşme merasimi yaşıcam ki hiç hoş bişiy değil bu. iki parça eşyam var ama o bile çok yoruyo, ev taşımayı hiç düşünemiyorum.
alt tarafı bi masam, bi dolabım, bi de yatağım var odada. küçük eşyaları taşıyorum sadece. ama ev taşıma diyince hem bissürü küçük eşya hem de kocaman kocaman şeyler giriyo işin içine. şimdiye kadar taşınma derdimiz olmadı, bundan sonra da uygurların izinden giderek yerleşik hayata devam ediceemizi umuyoum. göçebelik bana göre değil.



konuyu okula getircem. dönem 1'leri gördüm bugün koridorda, kıvıl kıvıl böyle. hepsi dersten çıkıp koridora akmış. yanımdaki insana dönüp "şunlara bak lan, yazık" dedim, biz de öyleymişiz zamanında meğersem. hayır efendim biz böyle değildik diyemedim çünkü düşününce gerçekten de öyle olduğumuzu hatırladım.
üst dönemliğimi kullanarak aralarından geçerken vura vura geçtim. pardonu falan bıraktım kendilerine karşı. çok pis üst dönem ezmesi yaparım.

bi de dönüp "daha bunlar mum sarmayı bile bilmiyolar hee" diye dalgamı da geçtim. yeterli göt kalkıklığına ulaştığıma kara verince yoluma devam ettim çünkü içlerinden rastgele seçiceemiz biri beni evire çevire dövebilirdi. bizden sonra gelen dönemlerde bi semirmişlik var. benim iki katım çocuklar(!).




hocalarımız da çok hızlı başladılar yeni yıla. pazartesi lablar vardı, yapıcaamız işler falan anlatıldı, asıl derslere salı başladık. daha ilk günden dersten atılanlar oldu. önümüzdeki günler çok çetin geçicee benziyo.
ayrıca sınıfa sığamıyoruz. başka sınıf da yok, dip dibe oturcaz koca yıl. yeni dönemler 150 kişiden bile fazla. tamam sınıflar büyük olsa bişiy demem de küçük zaten sınıflar. yavruceğizlerin(!) oksijensizlikten kafası çalışmıcak. zaten daha mum sarmayı bile bilmiyolar.

(efenim böyle dediğime bakmayın. yine yardım ederim ben onlara. severim öyle alt dönemlere nası yapçaklarını göstermeyi. dalgamı da geçerim, yardım da ederim yani)



okul dışında anlatçak pek bi şeyim yok. havuz konusunu hala çözemedim. bel iyice kötü olcak bu gidişle.
ankara yine o kasvetli havaya sahip ama seviyorum biraz bu havayı. ilerde de tamamen yerleşme planlarım var.

bitti anlatçaklarım. üç yüz otuz üçünüze birden kucak dolusu sevgiler efenim.

1 Ekim 2011 Cumartesi

çok ciddi konu mimi

evet efenim, bugünkü yazımızın konusu mim.
aslında mim doldurmaktan pek hoşlaşmam, doldurcam dediğim 3 mimi bıraktım. bi konu hakkında uzun uzun yazamıyorum, mimde de tek konu oluyo genelde. bayağı bi zorlanıyorum, o yüzden yaşasın friğsıtayl.


neyse efenim bu mim hoşafıma gitti ama. konumuz gerçekten ciddi bi mevzu (anlatım bozukluğu var aslında burda ama belli olmuyo), evlilik. nası bi evlilik hazırlığı ve töreni istediğimiz.
şimdi istediklerimi ve istemediklerimi yazcaktım ama istemediklerimi Cessie yazmış, buyrun okuyabilirsiniz. istemediklerim onlara çok benzeyen şeyler, tekrar tekrar yazmaya gerek yok.

istemediğim bikaç şeyden sonra istediklerimi yazıcam sadece.
müzik öyle sıkıcı düğün müziği olmamalı, damat halayı adındaki saçma aktiviteye yer verilmemeli, takılar mutlaka kayda alınmalı kim ne taktı bilinmeli.
cidden bu takı konusu çok önemli. karşılık insanıyım ben, bana gidip 20 lira takan birine elim kadar cumhuriyet altını takmam. tamam maddi durumu kötü olabilir, takamıyo olabilir, onlar hariç. ama yakın gelir grubundaysa ve zamanında kendisine altın takılmışsa o adam gelip para taktığında düğünün ortasında kafa göz dalıp rezillik çıkartırım. o parayı iliştirmek için kullandığı iğneyi gözüne gözüne batırırım.
he bi de bu insan bikaç aile adına takıyosa iyice dellenip pasta kesmede kullandığımız bıçağın üstüne oturturum. terbiyesizlik yapmasın.


en önemli mesele para bittiğine göre eğlence(?) aşamasına geçebiliriz. bi kere ilk defa bi düğün benim zevkime göre olcak sanırım. şimdiye kadar nefret edilesi müzikler eğliğinde oynamadık mı azizim? o damat halayında akrabalarımızın "amaaan rezil olcaamız kadar olduk nasılsa, koy götüne" düşüncesiyle saçma sapan hareketlerine şahit olmadık mı?
1 ay sonra bayram var, o hareketleri hala gözümün önündeyken ben nasıl saygı duyup elini öpeyim o büyüğümün he? sorarım size.
sorunum damat halayıyla yanlış anlaşılmasın. halay güzeldir çünkü. hele yardırma halayı.

yardırma halayı
böyle luay luay laaaaay diye haldur huldur koşturulur ya hani, ona ölüyorum ben. her gün olsa her gün karışırım o aktiviteye. hatta toplu taşıma kaldırılıp böyle seyahat etsek çevreyi de korumuş oluruz bence. zira bi şehiriçi otobüsünden daha hızlı yol alır bu halay kervanı.



bir sonraki konumuz yemek.
burnum kadar pasta istemiyorum bi kere. accık daha masraf edip adam gibi düzgün boyutlarda pasta verilmeli. müzik için gelen adama para vermeyip pastayı büyütürdüm ben. müzik kolay, kendi playlistim var benim.
bi de isteyene kola, isteyene meyve suyu verilse daha hoş olur. tabi bu masraf yine müzikçi adamdan yaptığımız tasarruf sayesinde karşılancak.


konvoz.
olmazsa olmaz.
korna yasak, ööyle yılan gibi dolaşçaz şehrin içinde. hatta konvoyca şarkı söylene söylene ilerlenebilir. böyle bütün tanıdıklar arabalarının içinde şarkı söylüyolar. ne güzel.
bi de bizim orda çocuklar düğün arabasının önünü kesip para almaya çalışırlar.


aha şunu bastırıp koycam zarfların içine, arabaya taş atsınlar bi güzel.



evet terbiye sınırlarından çıkmayarak devam ediyorum. içki.
bi düğünde kırmızı suratlı insanlar sahneden inmiyosa içki tedariği kusursuz işliyo demektir. öyle kapı önlerinde gizli gizli şaapmaya gerek yok, ucuz ne kadar içki varsa koyucaksın bi yere, gidip rahat rahat işini görsün kırmızı suratlı sevgi tomurcukları. öyle pahalı şeyler olmaz ama, müzikçiden ne kadar para artarsa. (tek maddi kaynağımız ondan yaptığımız tasarruf)
ortamda içki içilmesinden rahatsız olanlar olabilir, onları da düşündüm. ayrı bi bölüme alıcaz kendilerini, orda da şerbet ikramımız olucak. maddi kaynak yine müzikçi adam.



ve son olarak misafirlerin ortamdan uzaklaştırılması. efenim düğün biter, 3 saat daha orda oturur bazıları.
siz de evlendiniz zamanında, anlayın halimizi acelemiz var. bi an önce evimize gidip uyumak istiyoruz.
koca salonu 1 dakikadan kısa sürede boşaltmak için görülmücek bi yere kocaman turuncu spotlar koyucam. daha sonradan spot ışıklarını yakıp içeri duman verdikten sonra abanacam yangın alarmına, bak bakayım nası koşuyo herkes dışarı.
bunlar önemli şeyler, karşıdakini de düşünmeleri lazımdı.



sanırım bu kadar benim istediklerim.
alınan - verilen mimleri eşit tutuyorum. j.b. sizin düğününüzü merak etmekteyim efenim, mimlendiniz.