29 Eylül 2011 Perşembe

I (L) minibüs

şurda anlatmıştım hastane hastane gezdiğimi. bugün gittim röntgen çektirmeye, bakalım akciğerlerim ne durumdaymış dedik. tombul tombul çıkmışlar röntgende tosuncuklarım. uy canlarım benim, sağlıklılar. yurda kaydolmamda bi engel kalmadı yani.

mr (emar, magnetic resonance) sonucumu da aldık bugün ama doktur yoktu, gösteremedik. ben teşhisleri okudum. minimal düzleşme, minimal dönme, sacral vertebranın lumballeşmesi gibi teşhisler var, en altta da sonuç diye bişiy yazıyo. L5 S1 seviyesindeydi galiba, posterior bulging. ne bu bulging diye baktım fıtıkmış.
tabi doktor fıtık demeden inanmam ben fıtık olduğuma. 
o üstteki 3 teşhis için egzersiz gerekiyomuş. en sevmediğim şey, bakalım naabıcam bu belimle. ama o lumballeşmeyi daha ilk görünce anladım ben. o kadar anatomiyi boşuna mı okuduk? normal insana göre 1 tane daha hareketli omurum var. doğuştan.



evet hastane konusunu kapatıp ankaraya gitme konuma başlıyorum. aslında bu da hastaneyle alakalı, çünkü okul aslında hastane. sağlıklı insana hasret kaldım azizim.

bu gece tatilimi noktalayıp... aa dur dur bu konuya hiç başlamayım, ankarada yazarım. asıl yazcaam şey başka.



bugün verem savaşa giderken yine saçma sapan bissürü şey oldu yolda. sabah sabah millet uykusunu açmadığından mı saçmalıyo bilmiyorum ama normal olmadıklarından eminim.
daha minibüse binmemle başladı. önümüzdeki adam çukura girmemek için fren yapıp sola kırınca minibüs şoförü kapıyı açıp adama baarmaya başladı.
ilk tepkiler tamam normal konuşmaydı ama "adam gibi sür, oynama yolda" diye bağırmanın mantığı ne? keyfinden mi fren yapıyo sanki adam.


ikinci wtf O.o ifadesi de dönüşte minibüs beklerken belirdi suratımda. meslek lisesinin (evet yine meslek lisesi) önündeyken 2 öğrencinin konuşması.
-ilerde winston satıyolar
+bende bi dal var şahsen

YUH!!!
söndürülmüş, yarım var deseydin bi de beynamaz. sırf içmiş olmak için mi içiyon naabıyon evladım sen? bir dal var nası bi mantığın ürünü izah et bana.



jr. şeyh gördüm yolda. böyle şalvarını giymiş, üzerinde ona uygun bol bi giysi efil efil dolaşıyo. çok özendim çocuğa, minnacık bişiy ama keyfini biliyo kerata. kafasında kasket mi ne denir bilmiyorum ondan var, güneşten de korudu kendini. valla biliyo efendim bu çocuk işini.
ne rahipler gibi boğazına kadar ilikleme derdi var, ne hahamlar gibi küçücük kipa başımdan düşçek korkusu. rahat rahat salına salına yürüyodu. gül suyunu da sürsün oh misler gibi...



düşünelim bakalım anlatçak başka bi şeyim var mı... ııı yok, bu kadarmış.
ankarada görüşmek üzere efenim.

27 Eylül 2011 Salı

kız arkadaşıgil (?)

okulların açılmasıyla beraber hafta içi öğlen vakitlerinde yeni yazı kıtlığı başladı. bişiyler okuyayım hadi diyorum, 1 saat öncekiyle aynı yazılar var. aaah aah nerde o günde 5418 tane yazının olduğu yaz günleri... birini okuyup bitirene kadar 10 tane daha gelirdi arkasından azizim.
yokluğunuz içimde acı bir yara, bunu bilesiniz.


şu videoyu bi seeredin lütfen. trajikomik bi olay ama komik kısmı biraz daha ağır sanki. yok yok, asıl trajik kısmı ağır, araba yanmış. gerçi sırf "öz arkadaşım" lafı bile komikliği bi tık öne geçirir. çok sakin bi an sonrasında gelen "ama o çocuğu öldürseydim daha mı iyiydi tek yakalayıp" lafı da karşılık verir aslında.
of karar veremedim şimdi.

o turunculuyla röportaj yapan kişi ben olsam dayanamaz yakanlarını sıkıp sağa sola sallardım onu. bi de arkadaşın hayat felsefesi bilmemek üzerine kurulu. bildiği tek şey hiçbi şey bilmediği, onu da bilmiyo aslında tam olarak.

neyse efenim, buyrun seeredin.

ey turunculu sorum sana; kız arkadaşıgil nası bi kavramdır yaa? aklından ne geçiyodu bilmiyorum ama oraların karışık olduğu belli. yoksa "benim ortak arkadaşım bi ortak arkadaşa" ve "6 aydır 3 ay önce" gibi sözler çıkmazdı ağzından. severek takip ediyoruz seni turunculu!
bi de o plakadaki tavşanı sen yapıştırmamışındır oraya. hiç öyle bi tip yok çünkü sende. yaptıysan da canın sağ olsun.




bi de resim paylaşıp bitireyim yazıyı. gördükten sonra oha benim lan bu!!! tepkisi verdim. aynı tepkiyi veren herkesi sevgiyle kucaklıyorum, bi araya gelsek inanılmaz bi bilgi hazinesi çıkartabiliriz ortaya.


26 Eylül 2011 Pazartesi

hastaneler kötüdür

son yazımda j.b. ile rekor aşkına yazının altına 118 yorum iliştirdik. amaç şu iğrenç 118'i hatırlatmak değildi aslında, tamamen tesadüf. zaten bi zaman sonra bu iş için kullanılan diyarlarda devam ettirmeye karar verdik konuşmayı (hani şu yeni mesaj gelince uyarı veren yerler). her dakika aşşaa inip yeni yorum gelmiş mi diye bakana kadar canımız çıkıyodu azizim.
aslında o konşmayı düzgün anlaşılır bi şekle sokup bloga koyma planımız da vardı ama çok üşendim sayın nar tanesi, yapamiyciim bu ulvi görevi.



hastaneden hastaneye koşmaktayım sevgili burayı okuyan insan. bi mr (emar, magnetic resonance) çekilmeye, bi akciğer filmine derken ömrüm hastane yollarında geçiyo. zaten bütün sene hastanenin içindeyim, tatilde bile kopamıyorum oralardan.
bu sabah erkenden kalkıp gittim verem savaşa, randevu sistemine geçmişler. önceden randevu alıp gidiyomuşsun. eskiden yoktu, gidip çıkırt diye vesikalık çektirir gibi çektiriyoduk. eskiden nasılmış derseniz buyrun efenim. sevmedim bu yeni sistemi.

temsili gökan.
tabi öyle atletle durmam ben, tişört insanıyım. yaz kış giyerim kendilerini.
(bi de benim saçlarım öyle değil)


verem savaşa giderken yıllardır (2) yaşamadığım bi duyguyu tekrar yaşadım. şimdi bizim lisenin yakınında bi meslek lisesi vardı. inanılmaz bi erkek popülasyon yoğunluğuna sahipti haliyle. şimdi toparlanmış gerçi biraz, XX kromozomlu bireyleri de gördüm. eskiden yolda para bulmak burda kız bulmaktan daha ihtimal dahilindeydi. (kız bulmak diyince sapık bi insan gibi durdum ama o anlamda demedim, çok edepli insanım ben)
ne diyoduk? heh, bugün ordan geçtim yine. eskiden her defasında acaba dalarlar mı bana korkusu vardı içimde. gerçi mülayim insanım ben, neden dalsınlar bana? sebep yok ama kafamı gözümü kırcaklar gibime geliyodu.
bi de okuldan dönüşte kızlı erkekli küçük gruplar halinde dönerdik biz, orda kızların dışarda yaşadığı duyguları biraz anlayabilirdim. bi huzursuzluk oluyo yanlarından geçerken, şöyle bi süzerlerdi çünkü XX kromozomluları.
değişmeyen tek şey de bu sanırım orda. önümdeyi kızı her bi öğrenci iki kere baştan aşağı taradı. her bi santimetrekaresini özenle incelediler. ayıp lan, sokaan ortasında bakılmaz öyle. okul zamanındaki huzursuzluğu yine hissettim o anda. sanki önümdeki kız tanıdığım biriymiş gibi bi gerilim oluştu ortamda. ayıp, valla ayıp. kıza gidip hemcinslerim adına özür dilicektim nerdeyse.

böyle dedim de sorunum meslek liseleriyle değil, sonuçta meslek lisesi memleket meselesi ama biraz daha az korkutucu olsalar daha hoş olur. en azından kravatlarını takıp göyneklerinin 4 düğmesini açmasınlar. korkuyorum azizim.
gerçi büyüğüm hepsinden, birini tutup kafayı bi geçirs... ehe, şaka tabi.




konuyu değiştirme zamanımız geldi.
ukulele çalmayı beceremiyorum. bi anda postcards from italy, elephant gun falan çalınca olcak gibi geldi ama olduramadım. umutla birlikte büyüttüğümüz hayallerin katili oldum sanırım. umut yapamıcam ben, çalamıyorum.

24 Eylül 2011 Cumartesi

ciddiyetsizlik, mr, yaratıcılık falan

eski yazdıklarıma baktım, ciddi yazılarım bi elin parmaklarını (5) geçmez. ayrılma gibi ultra üzücü bi durumu anlatırken bile üzüntünün ü'sünü yansıtmamışım. hadi belki ü vardır da, en fazla üzü kısmı vardır. accık üzüntü.


neyse konuyu dağıtmıyoruz. blogtaki ciddiyetsizlik asıl konumuz. sağ tarafta diliyle burnuna dokanmaya çalışan bi insan ne kadar ciddi olabilir ki zaten azizim? bundan öncekiler de öyle fek farklı değildi, sıfır ciddiyet. şöyle okuyunca "vay bee" dedirtçek bi yazım yok. en fazla ehe denip geçilir şekilde hepsi. diyorum ciddi bi şey yazayım, daha bikaç cümle yazdıktan sonra hemen cıvımaya başlıyorum, olmuyo. neyse efenim böyle kabullenin beni ve blogumu. gönül isterdi ki size bi şeyi adam gibi anlatabileyim ama beceremiyorum.




bugün emar dediğimiz, mr yazdığımız şeyi çektirdim. açılımı da magnetic resonance ama konumuzla pek bi alakası yok bu kısımların.
ben böyle ucu kapalı şey beklesem de kafamın ve bacaamın olduğu kısım açıkmış. sadece bacaam açık olsaydı stresten tekmelerdim makineyi muhtemelen. kapalı sıkışık alanlardan pek hoşlaşmıyorum. alete girmeden önce önlük giydirdiler. ben üzerimde metal olmasın diye metalsiz pantolon aradım evde, yokmuş metalsiz pantalonum (ya düğmesi ya fermuarı metal hepsinin). kapri giyip gittim onda metal yok diye ama onu da çıkarttırdılar, fark eden bişiy olmadı. 3 kere sanırım gözlüğü çıkart gözlüğü çıkart dediler, her defasında tamam diyip çıkarıp tekrar taktım. etrafı görmem lazım arkadaşım, başıma ne geliceeni bileyim.

önlük çok hoştu yalnız, ondan bi tane almayı düşünüyorum. efil efil böyle, üstünde bişiy yokmuş gibi aynı. ya da şunun gibi de olur
bunlar da efil efil gibi görünüyolar çünkü. şile bezinden yapılan giysiler de var ama güzel durmuyo o. bunların bi ağırlığı var. şu asalete, şu endama bakar mısınız azizim. ellerinde de hayvani hayvani kitaplar...
evet, almalıyım bunlardan bi tane.


hani başta ciddiyetsizlik demiştim ya, ciddiyetsizlik burda da sürdü. ben o ayrı bölümde üzerimde önlük ordan oraya gidiyorum, kapıdan millete ayaamı çıkarıyom falan, rezillik! ama asıl rezilliği daha anlatmadım.
yerden yere vurulmam gereken olay emar (mr, magnetic resonance) çekilmeden hemen önce o alete girerken oldu. ben yavaş yavaş cihaz yaratığı tarafından yutulurken yanımdaki teknisyene el sallayıp baybay dedim. 20 yaşındaki bi insan bunu yapmamalı. adam da iyiydi gerçi, gülüp hadi baybay dedi o da. uğurlama merasimi bitince de iki ucu (boklu değnek) açık makineye girdim. içersi deli gibi gürültülüydü, insan kısar biraz onun sesini.

pazar günü de verem savaşa gidip sağlık raporu alıcam. ciğerlerim göz göz olmuş mu diye bakçaklar. şimdiye kadar 2 kere baktırdım, ikisinde de ciğerlerim turp gibiydi
temsili ciğer
evet, böyle iğrenç bi espri(?) yaptıysam öleyim ben. ama yapmasam içimde kalırdı bak.


perşembe akşamı da ikinci memleketim ankaraya doğru yola çıkıcam. otobanda çalışma vardı, otobüs bolu dağından gitçek sanırım. iyi, sabahın köründe ankarada olmam, daha makul bi saatte varırım. (konunun ilginizi çekmediğinin farkındayım)




bi diğer konu yaratıcılık kaybım.
şimdiye kadar legoyla bissürü şey yapmış olmama rağmen beynim durmuş olmalı ki hiçbi şey yapamıyorum artık. stop motion video yapayım diyorum, konu yok. silah yapmak için lastik aldık bi kutu, eksiksiz bi silah yapmayı beceremedim.
bütün suç o lastiklerde. onlar eve girdiğinden beri yaratıcılık sıfır. çalışmak da tehlikeli, durup dururken sağa sola lego parçaları fırlatıyo, 2 kere gözlüğüme lego çarptı. (ortaokul modu)



evet efendiiim, bi yazının daha sonuna geldik. gelmesek iyice kötüye gidiyo çünkü yazı, anca böyle durdurabiliyorum.
(bi de hep geçmiş zaman kipinde yazmışım, okurken hiç hoş durmuyo)

20 Eylül 2011 Salı

büyükada

gidicem gidicem dedim, gittim sonunda. büyükadadaydım (yazılışı ne kötüymüş) bugün efenim.
sabahın köründe kalktım yine. aslında gece boyu da rahat rahat uyuyamadım. heyecandan mı? hayır. rüyamda zamanı yanlış hesapladığımı gördüm. 07:30da kalkıp hazırlancaktım aslında, ama o saatte kalkarsam eğer yetişemezdim.
rüyada bile mantık olması bazen hiç hoş olmuyo. bi kere lucid dreaming olayını unutayım ben. rüyada olduğumu anladığım anda -_- beyle uyurken O.O şu duruma geçiyorum. bi keresinde kuzenim kaybolmuştu rüyada, tamam normal buraya kadar. ama daha sonradan evde gördüm onu, gerçek değilsin di mi dedim, kafasını sallamıştı gülüp. o zaman rüyadayım diyip uyanmıştım.
şey de olmuştu. evde kapılardan girdikçe başka kapılar çıkıyodu. bu işte bi mantıksızlık var diyip uyanmıştım. halbuki uyanmayıp istediğimi yapsam ne hoş olar.


konuyu daha fazla dağıtmadan ada şeysine geliyorum. ne demiştik efenim, rüyamda zamanı yanlış hesapladığımı görüp uyanmıştım. hakikaten de yanlış. yarım saat erken kalkmam gerekiyo planlanan zamandan. erken de kalktım.
hazırlık aşamasını geçtim, istasyona getirdim konuyu. 08.08 trenine bincektim, aha bi baktım 07.50 treni bekliyo. dedim buna bineyim bari. jeton alamya sıraya girdim, millet deli gibi acele ediyo. yahu bi sakin olun, 5 dakika var daha hareket etmesine ne paniksiniz! sakin sakin aldım jetonumu, turnikeden geçip sallana sallana en uçtaki vagona ilerdedim boştur diye. eh, çok boş olmasa da yer vardı. tuzlaya kadar. tuzlada hindistan trenleri gibi oldu. havadaki sınırlı oksijen molekülleri için savaş halinde herkes. erken indim de kurtuldum.
kartalda inip ordan iskeleye geçtim, sefer saat 09.00da. yarım saatim var.

okuyanlar vardır belki, eski sevgilimi falan anlatmıştım. heh, kendisi kartalda oturuyo. dedim bi minibüse bindiği yere gidip eski günleri hatırlayayım.
gittim. hani böyle bi üzüntü, duygulanma falan bekledim ama düşüncelerim birbirine karıştı, bi şey hissedemedim. biraz daha yürüdüm beraber yürüdüğümüz yerleri ama hayır hissizdim. onu bikaç saniye daha görebilmek için minibüsün arkasından koştuğum yerin burası olduğuna inanmak istemiyodum belki de. biri giderken camdan bile bakmayan benim nefes alamadığım yer burası olamazdı.
ama öyleydi. ayrılığı kabul etmem gerektiğini fark ettim. içimden "evet sayın seyirciler, bir ilişkinin daha sonuna gelmiş bulunmaktayız" diyip iskeleye döndüm.

ordan da büyükadaya olan yolculuk başladı. burayı da atlayıp inişle davem edeyim.
sabahın körü, kimse olmaz diyodum ki millet doluşmuş sahile. bu kadar beklemiyodum. kalabalık olmasın diye okulların açılmasını bekledik di mi o kadar, ne işiniz var adada?
ordan hemen iç kısımlardaki bisikletçiye geçtim bi an önce tura başlamak için. geçtim ama adam yok ortada. saat 09.30, önceki günden arayıp söyledim bi de geliceem saati adam yok ortada. aradım, 5 dakika sonra geldi. bu sefer kask da aldım. safety first sonuçta.


kaskımı, suyumu, kilidimi, en önemlisi bisikletimi alıp başladım tepelere tırmanmaya. daha ilk yokuşta nefes nefese kalıp 10 dakikadan fazla süredir dinlenirken yanımdan 60 yaşında adam gıkı çıkmadan geçti bisikletiyle. çok ciddiyim utandım, koskoca adam çıkıyo, 20 yaşında ben nefesimi düzene sokamıyorum daha. sadece ben de değil, orda bütün 20 yaş civarı insanlar dinleniyo. gençlik nereye gidiyor azizim?



en sonunda meydana çıktım ve yazının bu kısmında yolda telefonuma kaydettiğim notları yazcam.

10.17 
büyük tura girilen yolda at bokunun üstünden geçtim. üstüm başım bok oldu hep.






3. büyük turdayım. şimdiye kadar 2 büyük 2 küçük bitti.
bulunduğum yer adanın en güneyi (sanırım). 4 türk 2 fransız olarak mola verdik. 2 türk evli galiba, o sevgili canlılığı yok. fransız adam her yeri gezecem diye uğraşıyo, kadın rahat rahat oturmakta.

son kalan türkle muhtemelen aynı yaştayız. yemeğimizi çıakrdık yiyoruz. ne bi ikram var ne bi meraba. bu mu lan türk misafirperverliği? rezil olduk fransızlara.
burdan 2. geçişi, bi kere daha görmüştüm kendisini. oha gız çantası takmış demiştim.








powerade iyi oldu. plasebo etkisi mi bilmiyorum ama ölgün değilim şu anda. normal şartlar altında yorgunluktan inliyo olmam lazımdı.








saat 15.00, merkeze yarım saatte giderim burdan. fazla zaman geçmeden bitti bu sefer.



bu kadar not almışım. bi de almadığım yerler var. mesela ormandaki tanımlayamadığım şey!
bi yol var, tepeye doğru bayağı dik bi şekilde çıkıyo. dedim ne var burda acaba, indim bisikletten çıkıyom yukarı. lastik falan koymuşlar, başka bi şey yokmuş tepede. çalılarda kıpırtılar vardı ama önemsemedim onarı, rüzgar olduğunu düşündüm ama hareketlilik arttı.
hışırtı iyice duyulur hale gelince bisiklete binmeyip yavaş yavaş indirmeye başladım. iyice artınca binip inmeye hazırlandım. yanımdaki çalılar da hareket edince dik mik dinlemeden can havliyle indim aşşaa.
arkamı dönüp bakmadım bile o neydi acaba diye. ama çalılıkların arasında siyah bi şey vardı, hayvan olmayabilir ama o siyahlık kesin.
köpek olsa havlar, inek at zaten girmez çalıların içiye, ayı desem adada ne işi var ayının. domuz mu acaba diye düşünmekteyim.


korku seansımız bitmedi efenim. bisikletçi aramış beni 3 kere duymadım tabi. aradım açmıyo adam. etrafta da kimse yok. gittim gittim yok. tur bitçek nerdeyse o çalılıktan önce gördüğüm neyse o.
önceden 2 kere geçtiğim yerin önünden geçerken eski bi ev gördüm, ekmekçi yazıyodu üstünde. en yakın yerleşim birimine 1 saatten fazla yürüyüş mesafesinde, ne ekmekçisi. bi de önceden 2 kere geçtiğim yer, fark etmiş olmam lazımdı. yolda da ayakkabı gördüm bi tane ama önceden de vardı o, bi sorun yok. ama 2. ayakkabıyı görmemiştim! dedim kendi kendime gökan bunlar işaret mi acaba sana? doğru yola gelmen için çağrı mı yapıyolar?

mantıklı düşünürsek
bulunduğum yer orman kenarı, hayvan tabi olur.
bisikletçi aramış çünkü benim sabah aradığımı unutup numarayı görünce geri aramış beni.
etrafta kimseyi görmedim çünkü ada o kadar kalabalık değil. birini görme şansım az zaten.
ekmekçiye hala bi fikrim yok. aynı yoldan 5 kere geçtim ama bu olay haricinde görmedim bi daha orayı.
2. ayakkabı sonraki geçişlerimde de ordaydı. biri atmış.

yani ekmekçi hariç her şey normal. işaret falan yok.



yazı uzadıkça uzuyo, toparlayım artık yavaş yavaş.
he şeyi de anlatayım, 4 kız var yere batsın onlar. gerçi ikisi kötüydü, diğerleriyle bi sorunum yok. biri geride kalmış, düşük viteste çık dedim, dörtten bire aldım öyle çıkartıyom dedi. arkadaş toptan yanlış anlamış olayı. bisikletin tepesinde olması lazım vites değiştirince kolay çıkması için. elinde çıkartırken ha 1. vites, ha 99. vites, fark eden bi şey yok.

grubun diğer geri insanıysa kaptırmış hızlı hızlı giderken tak diye önüme kırdı bisikleti. gidonu çevirsem savrulup düşerim. deli bi açıyla sağa yatıp öyle döndüm. gerizekalı yüzünden ağız burun parçalancaktı! ya da ona vursaydım keşke. bi daha bakıp döner.


futrafları da koyup bitiriyorum yazıyı.
seviyorum seni ada

yemek yeme yerim (böyle değişik kelime oyunları şakalar falan)

sırf burda futraf çekmişim

görüntüye aldanmayın.
kask: tamamen kafamın parçalanmasından korktuğumdan
gözlük: o olmazsa lens 2 dakika içinde kuruyup vücuttan bağımsılığını ilan eder

kedi sevmeye başlıyorum

18 Eylül 2011 Pazar

game of thrones

ağır spoiler. öyle böyle diil.
yok ben ilk sezonu bitirdim, o günleri atlattık götünde bomba patlattık diyosanız buyrun devamını okuyun. pek bişi beklemeyin, şiir var sadece. şiir de diil aslında, ağıt.
bi ağıdın arkasından dakikalarca gülmeyi yakıştıramadım kendime.



16 Eylül 2011 Cuma

dönem 3 oldum sonunda. he bi de lego vidyom var

fizyoloji bütünlemesinden C alıp geçmişim. bugünden itibaren hü diş hek fakın dönem 3 öğrencisiyim. daha ağır dersler ve gözlemci olarak kliniğe çıkmaların başladığı sene.
transkripte baktım, ilk dönemde 8 ders var. 6 tanesi C, 2 tanesi B1. ne kadar başarılı (!) bi öğrenci olduğumu görebilirsiniz burdan. B1 var sonuçta. (diğer altısını boşverin, önemsiz bi ayrıntı)



önceki yazımda legoyla yaptığım videoyu koycam bloga demiştim. aradım taradım buldum.
stop motion, yanlış hatırlamıyosam 250 resimden (hepsi fotoğraf değil, genel ifadeyi kullandım) oluşuyodu. son halini tatil dönüşü arabada almış bi video. arabayla bağlantı kuramayanlar için; legolarım yazlıktaydı dönüşe yetişebildi anca.

aman neyse, sonuç olarak buyrun efenim lego counter



2 yerde parmaam gözükse de, son geceye sıkıştığı için arabayı çeken ip de kabak gibi belli olsa da el emeği göz nurudur efenim.

game of thrones, lego, ada falan

kaç günden beri (3) konuyu buluyorum, yazıya başlıyorum daha yedi cümle yazmadan tıkanıp kalıyo konu. bu da daha 2. cümlesinde, bakalım bitebilcek mi yazı.

efenim önceki yazımda tatilin artık sıkıcı olmaya başlamasından, adaya gidiceemden falan bahsetmiştim. ada planlarım tam olarak şekil almaya başladı. 2 büyük tur yapıcam ve bu kısa kısa milyonlarca moladan oluşacak. çünkü diğer gidişimde 2 saat mola vermiştik ve tekrar bisiklete binince popo diye tabir ettiğimiz yerlerimiz acıyodu. bu sefer akıllandım ve uzun molayı plandan çıkardım.

neyse ada yazısını dönüşte yazcam. bu sefer futraf çekmeyi düşünüyorum. bi de kimse olmazsa şarkı bile söyleyebilirim, onu da koyarım belki yaparsam.



konuyu değiştirdim.
bilgisayarda film seeredemiyorum. yarım saatten sonra sıkılıp bırakırım çoğu filmi. yüzüklerin efendisini 1 haftada bitirmiştim mesela. ara verdiğim için pek de bişiy anlamadım ama 4 saatlik film yapmadan önce düşünceklerdi onu. izleyici sıkılır mı, çişi gelir mi, karnı acıkır mı diye oturup konuşmaları gerekirdi.

dizi de seeredemiyorum pek. en son dexter ile denemiştim, habire mola verdikten sonra kaçıncı sezonda kalmıştım, hangi bölüm, hangi dakikadaydım diye hatırlamaya çalışmak 4 gram olan beynimi iyice yoruyodu. yapamıcaamı anlayıp 2. sezonun başında bırakmıştım.
tam umutsuzluğa kapılıp dizi seeredemediimi fark edince birden doktorlar çıktı karş... şaka tabi. doktorlar yok. onun yerine game of thrones var. uzun süre aynı işi yapmaktan sıkılan ben bile başından kalkmayıp bi bölümü tek seferde bitirebiliyorum. şimdiye kadar ne dexter ne rome başarabilmişti bunu.
kötü yanı henüz sadece 1. sezonun olması. yani sezon sonunda hayvani bi yerde bitirip 2. sezon başlayana kadar rüyalarıma girebilir muhtemel sonlar. her bölüm sonunda böyle yerde bitirilir mi insafsızlar diye saydırıyorum zaten kendilerine.
ilk bölümü usb belleğe alıp televizyonda seerettim, üeh! öyle toplucana seeredilcek bişiy diilmiş. artık bilgisayarda kulaklıkla seerediyorum. televizyonda nasıl yayınlıyolar merak ettim. milletin orasını burasını mozaikliyolardır muhtemelen. aslında bi saat belirleyin, mesela gece 2, o saatten sonra bi sınır olmasın. kesme biçme olmadan bütün film gösterilebilsin.




konuyu yine değiştirip yeni konu olarak legoyu seçtim.
yıllar sonra legolarım tekrar kendi evimizdeler. ben daha çok küçükken evdeydi pek hatırlamıyorum o zamanları, sonra babaannemlere götürdük. orda oynadığımı hatırlıyorum. ordan da yazlığa götürülmüştü, orda oynardım.
ya cidden legolar benimse niye hep başka yerlerdeydi? niye eve getirmedik tekrar bilmiyorum. son olarak yuvalarına döndüler ama.
sayelerinde sakat bi belim ve yaratıcılıkla ince işçiliğim oldu. getirdikleriyle götürdükleri dengeliyo birbirini. bütün gün eğilmekten belime bişiyler oldu, ağır kaldıramıyorum artık. ya da biraz yamuk yatarsam belimbelimbelim diye inliyorum.

son yaptığım lego counter videosunu bulursam birazdan koyarım buraya. eski biraz ama şimdiye kadar legoyla yaptıklarım içinde en iyilerinden.

13 Eylül 2011 Salı

tamam tatil, bitebilirsin artık. teşekkür ederim geldiğin için

tatilin artık sıkıcı olmaya başlayan bölümlerine girdik sanırım. yöö, ben halimden memnunum diyenlere saygı duyuyorum tabi ama boş boş oturmak da bi yere kadar. aynı arkadaş yine yöö, boş boş oturmuyorum ki diyosa sussun artık lütfen. bi şey anlatmaya çalışıyoruz di mi burda!
sinirim bozuldu, çıkar mısın sen bi dışarı. seni gördükçe cinlerim tepeme çıkıyo, GEDAUDOVİİĞIIR


evet ne diyoduk, tatil sıkıcılaşmaya başladı artık. bütün gün 'malak gibi' diye tabir ettiğimiz şekilde yatmaktan ve bilgisayarın başında zaten sakat olan belimin iyice kötüye gidişini izlemekten başka yaptığım bişi yok. 2-3 güne kadar fizyoloji çalışıyodum bi değişiklik oluyodu en azından.

ordan bakınca okulunu özlemiş, derslerini seven biri gibi görünsem de cevabım hazır, istediğiniz şıkkı kullanın:
A- hayır
B- yok canım :D
C- NAH!!

hepsinin buluştuğu ortak nokta ne okulu özlediğim (liseli gibi dicem, daha 3 sene önceye kadar ben de öyleydim. ne bu insanlardaki ezme aşkı?) ne de dersleri sevdiğim gerçeği. çünkü bunlar kötü şeylerdir. iyi şeyse dinlenmektir.
yazının başında ne diyodu, şimdi ne diyo bu lavuk dersen önce o ettiğin hakareti sana iade ederim, ardından da dinlenmeyle malak gibi yatmanın ayrı şeyler olduğunu anlatırım.
bi aktiviteden sonra tatlı tatlı atılan yorgunluk iyi bişiydir, onu abartmak kötü bişiydir. abartı dönemindeyiz onu söylemeye çalışıyorum 10 dakikadan beri.



neyse efenim dinlenmek için önce bi aktiviteye ihtiyacımız var ya, heh işte o bende yok. ben direkt dinlenme aşamasına geçeyim istiyorum. olmuyo tabi.
olmuyosa zorlamıcaksın felsefesini benimseyip aktivite yapmaya (aktivite yapmak derken?) karar verdim.
perşembe günü 239528935729836. kez zamanında buralarda konuk yazar olarak (havanı yiyim senin) yazı yazmış olan damlayinen gitar hiroya gidicez. başka bişiy yapmıyoruz zaten, sadece gitar hiroya gidebiliyoruz. sebebi yok, yapımız itibariyle diğer aktiviteleri yok saydık.
başta "3 kişi olalım, büyük odaya geçeriz, orda vokal yapıciim" desem de 3. kişiyi bulamayışımızdan (kriterlerimiz çok ağır) 2 kişi gidicez, ben de vokal aşkımdan vazcayıp davulu alıcam. belki de yaparım vokal, belli olmaz.

hiç ilgini çekmedi di mi konu? yazının sonuna kadar öyle pek bi heyecanlı nokta yok, kalanı da böyle. çarpıya basıp gidiceksen canın sağolsun. buraya kadar okuman yeterdi. hadi görüşürüz.




heh, şimdi asıl heyecanlı yerleri anlatmaya başlayabilirim. maksat pislik olsun.
yok yok şaka, yazının kalanında da bunun gibi şeyler yazcam.


daha sonraki aktivite planım büyükada turu. damlayinen gitmiştik. aa bak aktivite buldum yaptığımız.
şimdi yine gidicem ama damla gelmez muhtemelen. büyük turda bisikletin üzerinde "beni bırakın, siz kaçın kendinizi kurtarın" diyen askerler gibiydi. keşke gelmeseydim, sizi de yavaşlatıyorum bile dedi hatta. burda da 65 yaş kadını modundaydı.
çaarcam tabi yine ama gelcee konusunda ümitli diilim pek. önüme gelene adaya gidelim adaya gidelim demeyi planlıyorum. tek başıma eğlenceli olmaz gibime geliyo.

bu gidişimde yetimhaneye çıkma planlarım vardı ama ormanın içindeki patikadan çıkılıyomuş, yemedi. düz yol olsa yürünür de ormanın içi pek nezih olmaz. içeri de girilmiyomuş, iyice alıp götürdü hevesimi. 2 tur yaparım büyük turda onun yerine. fayton da az olur, oh mis.
haftaya pazartesi, salı, çarşamba... her gün olur. okullar açılsın bi, hafta içi her gün gidilebilir. sakin sakin dolaşırım.


ya bakınca da insanın çıkası geliyo o tepeye

12 Eylül 2011 Pazartesi

otobüsteki kadın, bi daha görmeyim olum seni!

demin bişi anlatmıştım hani, kadın koltuunu yatırmıştı otübüste, arkasındaki ben paketlenip kompakt hale gelmiştim. heh, o kadına deli gibi saydırıyorum şu anda. çok ayıp ama ayıp mayıp dinlicek halim kalmadı.

sol bacağın bütün damarları şişip şişip barnah gaddar (parmak kadar) oldu. yatıp ayaamı tepeye dikince ya da bilgisayar masasının üzerine koyunca düzeliyo. şu an 2. pozisyondayım. sol bacak vücudun kalanından bağımsız şekilde masanın üstünde duruyo öyle.
ne kadar saçma bişi olduğunu sen de anlayabilirsin! (neden yapmak isteyesin, o ayrı) şimdi sol bacaanı al ve masanın üstüne koy. kalan tüm bedeninden farklı bi canlı gibi duruyo orda. bi de erkeksen kıl da vardır, evcil hayvan gibi, kedi gibi duruyo orda. şehmuz adını verdim kendisine. eski bacağım, yeni kedim olur kendileri.


he bi de bacaan bütün dolaşım sistemi meydana çıkınca oturup anatomi bilgilerimi tekrar ettim bunlar hangi damarlardı acaba diye. femoral arter dedim ama değilmiş, iç kısımdan geçiyomuş o. gugıl badi brovsırdan baktım şimdi, great saphenous vein diyo. belli canım, bayaa bi great. ciddi ciddi patlıcak diye korktum. ne biçim oldu.

bacak tepedeyken ve damar sistemi görünmüyoden ağrı yok ama biraz aşşaa sarkıtsam ya da yürüsem bacaamı kesip öyle devam edesim geliyo yürümeye. ne biçim ağrıdır o öyle.
sabaha çıkamayabilirim.

I [kalp] ev

evime kavuştum uzun bi aranın ardından. internetsizlik de bayağı koydu. bünyemin biraz olsun radyasyondan arınması iyi olsa da internet daha iyi.
gerçi öyle büyük bi arınma da yaşayamadım. günün büyük bi kısmını europa universalis III oynayarak geçirdiğimden (evet, hala bıkmadım oyundan) diğer zamanlardan pek de farklı değildi bu dönem.

geçemiyorum gelişme bölümüne geçemiyorum!!
geçtim.

sonuç olarak evimdeyim. yine tabureme oturdum. evet, taburede oturuyorum ben. hayatımın büyük bölümünü ev dışında geçirdiğimden odam artık benim odam değil. benim olmayan odada benim sandalyeme de yer yok, anca mutfak taburesine yer var. canımız sağolsun.

yannız hakkaten sağımda solumda saçma sapan eşyalar var. ne çabuk unuttular beni de depoya çevirdiler odamı. yanımdaki dondurucu yine gezegen gibi sesler çıkartıyo, sinirimi bozdu hayvan. ne diyo lan bu dersen eğer buyur burda anlattım gezegeni. (4. paragraf)
(yazı ne biçim gidiyo bu arada, toplayamıyorum)



işte bugün ben de sınavdan çıktım. 1 tane dersten bütünlemeye kalmıştım. bi güzel sordular soruları çatır çatır ııı... sormuşlar. evet sormuşlar, başka bi kelime değil. terbiyesiz şeyler yok, edepli edepli.
3 tane (aslında 4. bi soru 2 kere sorulmuş) soruyu sınava gelen hocalara sorduk. biri doçent sanırım, diğeri hakkında fikrim yok. 3 soruyu da bilemediler,  hatta birini yanlış söyledi birisi. üeh dedim, siz bilemiyosanız biz naabalım. sinir oldum ama çabuk geçti. aldığım puan geçmeme yetiyo sanırım, mühim olan da bu zaten.




şu anda ayaam kopçak gibi ağrıyo. 2 seneden beri ankara-istanbul arasında bindiğim en kötü otübüse bindim. koltuklar o kadar yakındı ki önümdeki insanın kulağına dilimle dokunabilirdim. tamam hoş olmazdı ama mümkündü yani.
he o kadının kulaana ben kendim de dokundurmam dilimi zaten sinir oldum. kadın durup dururken hhooüüşştt diye koltuğunu yatırmaya başadı, tek kelimeyle korkunçtu.
kaçıcak hiçbi yerim yok ve koltuk geldikçe geliyo üzerime. sıkışıp ölsem pisi pisine gidicem, ölürüm de. zaten sıkışığız kadın hala geliyo. en sonunda dizime dayandı koltuk, daha fazla gitmiyo. arkasına döndü allaalla niye yatmıyo daha fazla dedi. e yatmaz tabi beynamaz, dizim var orda. minnacık yerdeyiz.
neyse biraz daha zorladım kadını sonra çektim dizimi, yatırdı. yere paralel olcak nerdeyse hala daha da indirmeye çalışıyo. baktı 180 derece olmuyo koltuk, zorlamayı bırakıp 270 derecede bıraktı.

insan bi sorar, en azından bi uyarır di mi? belki önümdeki o masamsı şeyde su var, lök diye yatırdın önüme. ben mesela her yatırışımda sorarım arkamı dönüp bi sakıncası var mı koltuğu yatırmamın diye. şimdiye kadar kimse yatırma demedi. teşekkür edip biraz yatırırım. 180 derece ya da 270 derece amacım olmaz, azıcık kaykılsam yeter bana.
zaten yeni otübüslerde koltuğun arkası yatırılınca oturduğumuz yer ileri gidiyo. benim asıl olarak bacak sığmadığı için fazla ileri gitmesin diye minik bi eğim yapıyorum.




bak ne güzel başlamıştım, sinir etti kadın, asabi bitircem yazımı.
he şeyi de yazayım, akçaydan ankaraya giderken başka bi kadının yaptıını.

gidiyoruz şimdi, önümüze bi tır çıktı. frene abandı sürücü ama kocaman araba zınk diye durmuyo tabi. yaklaştıkça yaklaşıyoz tıra, bütün otobüs de ileri savruldu. neyse tır hızlandı, küçük bi mesafe kala temas engellendi.
arkamdaki kadının yorumu: "ay tam dalıyodum ha"
lan az önce sonsuzluğa dalacaktın nerdeyse, hala uykunun peşindesin. biraz daha geç frene bassa adam tırla birleşip yolda dans edicekti otobüs. uyku diyon sen hala.

yok yok, bu iki kişinin tekrar otobüslere binmesi engellenmeli.

5 Eylül 2011 Pazartesi

erkekler odundur. ama sebebimiz var

efenim blogu ciddi konular için pek kullanmasam da bu seferlik ciddi bi konuya değincem. konumuz erkeklere yaptığınız odun yakıştırması.



hep görürüz ya da okuruz, kadınlar, bayanlar, kızlar her neyse (genel olarak dişi demeyi tercih ediyorum ben) duygusaldır, erkeklerse odundur, ruhsuzdur, öküzdür. katılıyorum, erkekler böyledir.
erkekler odundur, erkekler ruhsuzdur, erkekler ökü... ıı neyse bunu geçelim. dişilerse bu özelliklerin tam tersi olarak duygusal yaratıklardır. aynısını karşı taraftan da beklerler doğal olarak.
ama bi sorunumuz var ortada sayın duygusallar, biz hormonal ve yetiştirilme şekli olarak sizden farklı canlılarız. ne kadar yontmaya çalışsanız da 'ayılık var hamurumuzda'. hadi zorlaya zorlaya yontup bi şeye benzetebilirsiniz belki ama o hamuru ne ediciik?


önce hormonlardan başlayalım. testosteron bizim cinsimizde hakim hormon. işte hamurumuzda bahsettiğimiz ayılık burdan geliyo. internetsiz olduğum ve bu yazıyı da word dosyasına yazıp daha sonradan internetli bi yere kavuşunca yayınlıcaamdan tüm özelliklerine bakamıyorum ama şöyle bi başlayalım.
hayvanlık ruhumuzu bu hormon verir. hırçınlığımız, saldırganlığımız bundandır. en sakin görünenimiz bile sağlam bikaç küfürden sonra "ne diyon lan sen lavuk!!" diye yürüyebilir karşıdakinin üstüne. hele bi de grup kalabalıksa adamımızın ingiliz soylusundan mahalle kabadayısına nasıl dönüştüğünü görebilirsiniz.

bi diğer etkiye geçiyorum, sizin kadar kendimize bakmayız. gerçi siz kendine bakmayı ayna karşısında 1,5 saat geçirmek olarak algılıyosunuz, o ayrı bi konu. mesela ağda. tamam acıtıyo olabilir, siz toplamda 78 tane olan tüyünüz için cart curt derinizi çekiştiriyo olabilirsiniz, bizse sizinkine on basan kıllarımızla gayet barışık olabiliriz ama naabalım efenim suç bizim mi? o testosteron nası kıllanma yapıyo biliyonuz mu? sizinkinden kat kat fazla acıyı çekmeye hiç niyetimiz yok, kusura bakmayın.



hormonları burda kesip yetiştirilmeye gelebiliriz.
biçoğumuzun evinde ev işleri anneye, yan gelip yatma işleri babaya aittir. böyle ailelerde büyüdük azizim, çocuk gördüğünü yapacaktır en nihayetinde.
-bi yardım etsen, iki gömlek ütülesen?
+ne anlarım ben ütüden
bu konuşmayı duyan çocuk ütü anne işidir diye düşünmez mi? düşünür. içi çürük olan odunu nası yontmayı düşünüyosun ey dişi? böyle yerlerde yetişiyoruz işte.




bi diğer konu da kaybettiğimiz çocuklarımızın ardından yaptıklarımız. kaybedilen çocukları anlamışsınızdır heralde, yumurta ve spermden bahsediyorum.
aaa ne ayıp blogmuş diyenler burda bırakabilirler okumayı ama gerçekler bunlar.

3 Eylül 2011 Cumartesi

acımız büyük

şimdiye kadar her gün cebimden düşen, tepelerden yere çakılmalar yapan, içine kum dolan ama umrunda olmayan, benim tank diye isim verdiğim cep telefonum tuzlu suya dayanıksız olduğunu gösterdi bugün beraber denize girdikten sonra. halbuki kardeş kardeş yüzcektik, o bozulmayı seçti.

kalbimdesin sevgili telefonum


içindeki son haşikio molekülünü de uzaklaştırdıktan sonra pilini taktım ve bozulurken yaptığı gibi titremeye başladı.
dur olayı anlatayım hatta.

denizde botumla çıpı çıpı dolaşırken bi titreme hissettim. botta delik var sandım, ordan çıkan hava suyun içinde onyüzbinmilyon baloncuk oluşturuyo, titreşim olarak algılıyorum zannettim.
meğer titreme sebebi baloncuklar değil can çekişen telefonummuş.

cidden çok üzüldüm ama. sen git kaç senedir her türlü darbeye karşı koy, bikaç mol haşikio'ya boyun eğ. yazıklar olsun sana!! sana güvenmiştim.
bi de bütün kayıtları telefona yapmışım (evet malım biliyorum) şu anda ortaokulda dersanede aynı sınıfta olduğum kişilerin numaraları var. hayata silbaştan başlamayı falan mı denesem acaba? her birini tek tek arayıp "bu yıllar hiç yaşanmamış gibi devam etmeye ne dersiniz?" desem çok mu ters tepki alırım?



konuyu değiştirmeye çalışsam da yapamıyorum.
SENİ ŞİMDİDEN ÇOK ÖZLEDİM CANIM TELEFONUM
huzur içinde yat

(ve mini bi istek. yazıya yorum yapacaksanız yaptığınız yorumun sonuna " :( " ifadesini koymanızı istirham ediyorum. acılı günümde yalnız bırakılmadığımı görürüm böylece)