26 Ağustos 2011 Cuma

ilk ses kaydı. se se ses deneme, se si si si

ilk ukulele parçamla karşınızdayım efenim.
postcards from italy'den nefret etmek istemiyorum diyenler dinlemesin lütfen. çünkü bütün müzik zevkinizi baltalayabilir bu 20 saniyelik ses kaydı. (dinleyen 2 kişi kendini öldürmeye çalıştı diyim anlayın siz durumu)

aslında wma formatında daha güzel geliyo ses ama onu yükleyemedim bi türlü, mp3 olarak yüklemeyi becerebildim anca. he sanki wma olsa çok mu farklı olcaktı? hayır çünkü bende iş yok.
neyse efenim şu linki vereyim ben, bi bakın bakalım nası olmuş.

LİNK


he bi de hem çalıp hem söyleyemiyorum, bu açıdan bakarsak çok şanslısınız. iyice çekilmez hale gelebilirdi kayıt.

insan gibi aramalarla gelin arkadaşım

şimdiye kadar gugılda saçma sapan aramalarla bloguma gelindi. alıştım artık bunlara ama şu aramayı hangi kafayla yaptın sevgili dostum?
"Sonra hemen Burger King'e gittik ve ne bulduysak ağzımıza tıkıştırıp Guitar Hero oynamak amacıyla bizim "Gitarhirocu"

eğer buraya bi daha uğrarsan anonim olarak sebebini söyler misin? senden ciddi ciddi istirham ediyorum, ne mantıkla aradığını söyle. blogtan bi metnin bölümünü alıp onu aratmak nedir arkadaşım?

bi de "bokumun tadı" diye aratmış birisi. benim bloga yönlendirilmiş. gugılın ayıbı tabi o ama aratan kişiye bi tavsiyede bulunmak istiyorum.
yere genişçe bi çöp torbası ser ve üstüne sıç. sonra bi lokma al ve tadına bak.
nasıl ki mavi rengini sözle anlatamazsan, ya da elin yandığında hissettiklerini anlatamazsan bunu da ne kadar anlatırlarsa anlatsınlar kavrayamazsın. git ve ye.


bi de "az pişmiş yaprak" diye bi arama var. evet, çizgi sansüründen anlamışsınızdır ki arkadaşımız yaprak demedi aslında. ben daha edepli dursun diye öyle yazdım.
senin sorunun ne ki az pişmiş yaprağın tadını merak ediyosun? üstteki arkadaşa verdiğim gibi sana da bi tavsiye verebililirim ama 290 izleyicime olan saygımdan yapmıyorum. adam ol, doğru düzgün şeyler arattır.
bilgi çağıymış, internet var her şey elimizin altındaymış.
yahu internetten bu şekilde yararlancaksak hiç yararlanmayalım daha iyi. biri gider bokunun tadını merak eder, biri gider az pişm... neyse devam edemiyciim asabım bozuldu.




bokunun tadı nasılmış. git ye amına koyayım git ye. öbürü de gider az pişmiş yarrak diye aratır. kes kızart bakalım nasılmış tadı.
ağır sansür.

25 Ağustos 2011 Perşembe

gökanın ukulele maceraları

çok çılgınötesi maceralara atıldık ukulelemle. çatışmalara girip düşmanın kafasına kafasına geçirdim acımadan.
gibi bi giriş yapmıcam tabi. kendisiyle yapabiliceem en çılgınötesi macera ses şikayetlerini belirtmek için gelen komşuların kafasına vurmak olabilir, onu da ben yapmam.

(bu arada bilgisayar deli gibi takılmaya başladı. şimdi kaydet yerine kaydı yayınlaya bastım, daha sonradan takıla takıla taslaklara taşıma başarısını gösterdim. aferin bana)


kaldığımız yerden devam ediyoruz.
... onu da ben yapmam.
ama çok uzak bi ihtimal gibi de durmuyo şikayet. dörtbir tarafımız müzikseverliklerinden şüphe duyduğum komşularla çevrili olduğu için belki problem yaşayabiliriz.


aslında postcards from italy'nin girişini koyacağıdım buraya ama saat onbire geliyo, dıngıdı dıngıdı yapmanın alemi yok gece gece. apartmanın yarısının uyuduğunu tahmin ediyorum. ama yarın o minik kısmın sesini kaydedip yayınlayabilirim. bugün bakiim nası çalıyom diye bi kaydettim, gayet hoştu. ohaa aynısı lan diyip bi sevindirik oldum.
yarın bi aksilik çıkmazsa (ne çıkabilir ki?) sizi müziğin büyülü dünyasında bi gezintiye çıkarabil... neyse bu kadar emin konuşmaya gerek yok.




efenim diğer konuya geçiyorum hemen; süper organizatörlüğüm.
plan program insanı ben 3 kişilik adalar gezimiz için canhıraş çalışıp her şeyi bi düzene soktum.
telefonumda 2 tane ada haritası var mesela. biri gezilecek güzel yerleri gösteriyo, diğerinde cadde isimleri falan çok net. ikisi bi arada iyi olan bulamadım ne yazık ki.
diğer bi hazırlıksa bisikletçiyi bile önceden arayıp rezervasyon yaptırmam. aradım taradım en iyi piskletçiyi bulup telefon ettim bugün. 3 kişi, bütün günlük kira ne kadar dedim, 45 dedi adam. pazarlıksever yönümü bastıramayıp gırk olur mu ağbi gırk dedim, tamam didi. kask ve diğer koruyucuları da vercekmiş.
bu önemli bi konu. zira ben yıllardır (yaklaşık 8-9 senedir falan) pisklete binmiyorum ve muhtemelen yolculuğun büyük kısmında selenin üzerinde ilerlemek yerine yerde sürüklenerek ilerlicem. askeri kasklardan taksam anca korurum 4 gramlık beynimi. hatta şöyle bişiy alayım bence tam koruma için


mübalağa sanatımı da yaptığıma göre devam edebilirim.
tepede aya yorgi kilisesine çıkmamıştık bundan önceki gidişimde. bu sefer ayı yogiyi görmeden gitmem. biraz (nah biraz) dik bi yokuştan çıkılsa da merak ediyorum tepeyi. zamanımız bol, yolda 46 kere dinlenip çıkarız.

futraf makinesi (makina-makine?) de götürcem, çekip bloga koyarak çok gizli kimliğimi açığa çıkarabilirim. futrafı koyduktan sonra 30'a yakın izleyici kaybetmeyi göze alıyorum, o kadar gözü karayım.


he bi de geçen sene 7 kişi mi ne faytonun altında kalıp ölmüş. bomba imha elbisesi (bomb disposal suit için daha iyi çevirisi olan varsa buyursun söylesin) fikri o kadar da kötü değil aslında.

23 Ağustos 2011 Salı

çocuklar sevilmez

yapısı itibariyle fazla yemek yiyemeyen ben her gece yediğim lavaşı 2'ye çıkarttım.
eee ne var bunda diyenleriniz vardır. bunda çok şey var efenim. bahsettiğimiz kişi whoopper jr menüsünü bitiremeyen biri. hem patatesten, hem hamburgerden kaldığı oluyo. ha bazen bitirebiliyorum, onda da aşırı acıkmış olmam lazım (8+ saat açlık).
küçük boy pizzalar da çok geliyo bana. o yüzden yiyebildiğin kadar ye türü kampanyalar bana göre değil. yiyemiyorum çünkü.

hooop, baştaki konuya döndük. bikaç gündür bi lavaşın içine sıjık, kaşar peyniri, sıjıktan artan yağda hafif kızarmış biber koyup yiyorum. tadı enfes azizim.
biber kızartması sevmem ama onda bayıla bayıla yiyorum.
bugün 2'ye çıkardım işte bu lavaşları. bi de tost makinesinde (makine-makina ?) kızarttım dışını. bidakka klavyeye salyalarım aktı  hep, silip devam ediciim.
devam. ne diyoduk? heh kızartmam. azizim böyle tavadaki gibi kuru kuru olmuyo, sadece dışı hafif kıtırdak böyle...
KESTİİİİİK!!!!


yarın iftar yemeği sebebiyle evin popülasyonu artıcak. daha kötü bişiy söyleyim, bunlardan beşi çocuk.
sevmiyorum, çocukları sevmiyorum. sen de çocuktun demeyin, upuslu çocuktum ben. çanta gibiydim. misafirlikte bırak beni bi koltuğa, akşam eve giderken aynı yerden al. öyle sakin, hareketsiz, hayattan bezmiş, kendine hayrı olmayan, sümsük, ıığğy iğrenç bok bi çocuktum işte.
kendim gibi olanları seviyorum. bebekler mesela ağlamasalar eğer gayet iyiyler. çanta gibi koy bi yere, giderken al. temiz iş.
ama biraz büyüyünce bi dengesiz dengesiz koşmalar, bi cırlamalar. e hadi gel de sev bunu.


ilerde çocuum böyle bişiy olursa diye planlar da yaptım. küçükken dayımla oynadığımız bi oyunu oynucam.
bi battaniye yere serilir, söz konusu velet (ki bu zamanında bendim) kafası dışarda kalcak şekilde yatar. daha sonra sarma gibi sarılır ve olduğu yerde bırakılır. elleri ayakları battaniyenin iiçnde kaldığı için hareket edemez, öööyle durur.
küçükken dayım beni börek yaparak pişirdiğini söylerdi. bıraksalar 3 saat o pozisyonda pişebilirim. salaktım küçükken (hala da öyleyim de boşverelim şimdi bunu).
dedim iyi bi yönten bu, büyüyünce yaramaz olan bi kuzenimde uyguladım. yatırdım sardım falan. bi tarafında yatak var, diğer tarafa bi şeyler koyup hareketi tamamen engelledim. hadi bakalım piş şimdi böyle dedim, daha yarım dakika olmadan deli gibi baarmaya başladı çocuk. hani gerçek fırına soksan o kadar bağırır.
mecburen açıp azad ettim. o da günlerimizi azap etti. (küçük kelime oyunlarıyla dolu eğlenceli dünyama hoşgeldiniz)


baştaki konuya dön. lavaş vardı ya, şimdi o konuyla bu fırında çocuk pişirme oyununu kafanızda birleştirdim. böylece başıyla sonunu bağlamış oldum siz anlamadan.
uuu kontrolünüzü yavaş yavaş elime alıp şeytani planl...
KESTİİİİK!!!


he bak şu çocuk belki sevilir

ÜÇ OLDU ÜÜÜÜÇ. KESTİK DİYORUZ BURDA HALA Bİ ŞEYLER ANLATMAYA ÇALIŞYO

bi yerde "şıkıpum şıkıpum şiyoo" diyo orda istemsiz gülüyorum. kaçıncı seyredişim bilmiyorum ama orda kendiden geçiyorum. koşamaz da bu çocuk, usludur. alayım ben bunu eve.



HANIM TABANCAMI GETİR, FURACAM BEN BUNU!!!



şıkıpum şıkıpum şiyo 17. saniyede.
tamam gittim abi. valla gittim bu sefer


çocuun sondaki kaş oynatışı tatlıymış yalnız he

22 Ağustos 2011 Pazartesi

kavuştum sonunda ukuleleme

bugün ukulelem geldi.
öss gecesi (bizim zamanımızda o vardı. yaşlandık), tercih sonuçlarının açıklanacağı gece fosur fosur uyuyan ben sabaha kadar oturup ukulele heyecanı yaptım. sabah 8 gibi falan uyumuşum.

öğlen. saat 1'i biraz geçiyo. kapının çalmasıyla -.- şu şekildeki gözlerim O.O naböle pörtledi. askerden oğlum geliyo sanki, altı üstü bi ukulele.
kapıya koşup kimooo dedim aşşaa, mng kargooo diye karşılık verdi. gırmızı tuşa basıp beklemeye başladım. asansörün meşgul ışığı yandı. 0... 1... 2... 3... 4...
asansör durdu, kapı açıldı ve elinde kutuyla mng adam gelmişti. gözlerimin evrimi ^.^ şu şekilde devam etti. 2 dakika içinde bu kadar biçim değiştirmemişti sanırım hiç.

gükan akkerman dedi, benim benim diye çekip aldım elinden ukulelemi. bi imza istedi, yeni uyandığım için uyku sersemiyim düzgün kararlar veremiyorum. bi elimde kutu, diğerinde kalem. kağıdı kapıya yasladım, o şekilde yazcam. he yavrum bekle yazarsın. ben yazdıkça kapı gidiyo, açıldıkça açıldı kapı.
en sonunda mng adamla mahremimi daha fazla paylaşmamak için kapıyla beraber yürümeye bi son veirp ayaamı arkaya yaslayıp öyle bitirdim imzamı. bi baktım, kendi imzamla alakası yok. ilerde bi şey olsa "yoo, teslim almadım ben" diyip mng adamı kötü duruma sokabilirim. sıfır benzerlik.

imza işini hallettik ama ben önce bi açıp bakayım sorun var mı diye mng adamı beklettim kapıda. uyku sersemi tabi, ince taraftan açıp tüm ukuleleyi ordan çıakrmaya çalışıyorum. 3 kat daha geniş yer sığmaz tabi ordan. sonunda makasla kestim kenarını, kocaman bi aradan çekip aldım o mavi ve büyülü enstrümanımı.
ben boyunu biliyodum, şaşırmadım. annemse ukulelenin kalan yarısının nerde olduğuna bakıyodu. hepsi bu işte, bütün o parayı buna verdik biz, ufak bi parçası değil, tüm alet bu.

neyse annem küçük çaptaki şokunu atlatınca ilk driiuuııımm sesimi çıkarmak istedim, aman o ne öyle! gitara benziyo sesi. lan gitar istesem yarı fiyatına gitar alırdım beynamazlar. ta antalyadan ukulele getirtmezdim.
daha sonradan anladım ki tellerin gerilimi aşırı derecede kötü. hemmen bilgisayara haftalar öncesinde indirdiğim programla akord ettim ve o insana mutluluk aşılayan ses çıktı. evet, elimdeki ukuleleydi.

daha sonra ilk şarkımı seçtim. arkadaşım eşşek.
ting ting çaldım bi güzel. sonra baktım parmak acımaya başlıyo, pena aldım bi tane.
penayla bunu çalmak zor oldu ama postcards from italy parmağa göre çok daha rahat geldi bana. parmaklarımın fazla etkilenmesini istemiyorum, meslek gereği ince iş yapçaamdan hassaslık kaybederler mi acaba endişesi var. o yüzden pena benim için iyi şu anda. parmakları korumak lazım.


henüz hatasız ve doğru düzgün çalamıyorum ama şöyle bişiy yapma planlarım var tatilden dönünce.

yaptıktan sonra buraya koyar şaheserlerimi(?) sergilerim sizlere.

yannız öğrenme aşaması hem aile hem komşular için işkenceye dönüşmekte yavaş yavaş. zaten tiz bi sesi var, bi de çalamayınca iyice sinir bozucu oluyo. ukuleleyi bırakınca evde yüzler gülmeye başlıyo zaten, gökan bıraktı çalmayı diye halay çekçekler nerdeyse.
ama 6 saat içinde düzgün arkadaşım eşşek (2 ş ile yazılıyo sanırım şarkının adı) ve postcards from italy başlangıcını çalmayı öğrendim. bu üstün yeteneğim birilerinin dikkatini çekmeli. yoksa... yoksa yeni bir mozart, yeni bi beethoven, yeni bi bach mı yetişmekte?
hissediyorum o ruhu. parmaklarım tellerin üzerinde ahenkle dans ederken üçünün birden mezarlarında ters döndüğünü, müziğin bıraktıkları yerden bu noktaya gelişi sonucu "iyi ki bugünleri görmedik" deyişlerini ruhumun derinliklerinde hissediyorum.
büyüğümsünüz saygım var ama hiçbirinizin annenizin karnından keman çalarak çıktığını sanmıyorum. büyükseniz ona göre davranın, yeni başlayanları rencide etmeyin. (ayrıca o kemanı isteseniz de sokamazdınız annenizin karnına. millet ay bebek tekme attı derken sizin anneniz ay arşe çarptı mı diyodu sanki?)


neyse, çok sinir yaptım. gidip biraz ukulelemi çalayım, başka insanlar da sinir yapsınlar.

21 Ağustos 2011 Pazar

Blogger N'lerini seçiyor !

efenim ::RockunzeL::, Missbone, Edebali, Sahaf Kedisi, Lütfi Mutluer(X2), Antandre ve BuRCu tarafından mime maruz bırakılmışım. aslında tam mim de değil. anket desem o da tam değil.
gerçi ne olduğunu biliyonuz hepiniz, niye bu kadar stres yaptım ki ben? neyse, başlayalım hadi
(konuya giremiyorum bi türlü, yapamadım beceremedim olduramadım)



En İyi Tasarıma Sahip Blogger : Bir İnce Ses (bi tane daha vardı ama tasarımı değiştirmiş sanırım, bulamadım)

En Güncel Blogger : Mandalinsuyu (ort. 2 yazı/gün)  Sirke (
~ 2 yazı/gün) Lô - Lâ (2+ yazı/gün)

En Meraklı Blogger : Jules (dişle alakalı bişiy sorduydu, sayılır heralde)

En Çok Gezen Blogger : ööö, pek gezi blogları takip etmiyorum efenim, affola.

En Çok Bilgilendiren Blogger : Sirke, GarajımdakiEjder (huzur doldum azizim), Jules
 (diş konusunda)


En Çok Eleştiren Blogger : Meraklikedi (en çok değil ama daha dün beni eleştirdi. yazdım bunu :D )

En Çok Kendini Anlatan Blogger: Bir Deli Çift (kendilerini diyelim buna), Kırmızı Başlıklı Pollyanna (isim vermeden her şeyi anlatma sanatı), Serkan (ehe), QueenE

En Akıcı Yazan Blogger : anlamam ben öyle şeylerden. parça parça da yazılsa fark etmez, kaptırır okurum. (Umut hariç, o konuları ayırcak. tek paragrafta 5 konu anlatıyo beynim akıyo anlıcam diye)

En Aşık Blogger : Bir Deli Çift,
 
Hemera-Nyks (Nyks olanı, toplucanak gün sayıyoruz)

En Çok Güldüren Blogger : Umut, Bayan Mikrop, Çarli, Degdimisimdi, İsmini Vermek İstemeyen Seyirci (niye sadece 5 tane? paragraf bile koymadan otomatiğe bağlayıp takır takır yazıyodum halbuki. olmadı bu)


Her türlü soru, istek ve şikayetlerinizi birinceses@gmail.com adresine mail olarak atabilirsiniz. Ayrıca soru sormak için Formspring hesabımı, kısa yorumlarınız için deTwitter 
hesabımı kullanabilirsiniz. Mim ay sonuna kadar devam edecek ve bayramın ilk günü Blogger N'lerini seçmiş olacak. (Bu kısmı yazdığınız yazıların altına kopyalarsanız çok memnun olurum.)



ya bölümler birbirine girdi, renkler değişti falan. düzeltemedim fazla kurcalayamıyorum da güzelim yazı gitmesin diye. derdimi anlatçak kadar düzgün yazdım ama sanırım.
burdaki ve bu yazıyı okuyan herkes mimlenmiştir dicem ama çoğu kişi yapmıştır zaten şimdiye kadar.



bi de bişiy dicem. okuyan herkes kendini mimlenmiş kabul etsin denir ya, hiç kendimi mimlenmiş gibi hissedemiyorum öyle olunca. okuyorum tamam ama ne bileyim, yok yaa olmuyo öyle.

19 Ağustos 2011 Cuma

reunion olayına binaen...



tamam görüntü kötü ama 1970 yılına saygımdan koydum vidyoyu. yoksa hd koymasını da bilirdik efendi (buraya görmüş geçirmiş ifade gelecek)

köpeklerden soğudum senin yüzünden neyşınıl

sözüm sana neyşınıl cografik çenıl, kulağını aç iyi dinle.


arkadaşım nedir sendeki bu köpeklere fısıldayan adam aşkı? şov tivideki doktorlar gibi oldu, günde 15 saat köpek, salya, kuyruk, bembeyaz dişli bodur adam gösteriyosun. hadi seni tanımasak anlıcaz da koskoca neyşınılsın sen, büyük düşün.
evet büyük, mesela jüpiteri düşün, mesela mega inşaatları düşün. ne bileyim big bigger the biggest vardı bunları düşün. bütün gün havlama dinletçeene çekiç sesleri, vinç gıcırdaması dinlet lütfen. tamam dublaj geliyo, bu seslerin de içine sıçılıyo ama en azından hissedelim o çekici.



geçen gün baktım, jüpiterin uydularını gösteriyodun, yaş geldi gözlerimden. tam neyşınıl düzeldi diyodum ki program biter bitmez proplanın katkılarıyla köpeklere fısıldayan adam diye başlayıverdi yine program.
hele bugün iyice abarttın, atlara fısıldayan adam diye birini gösterdin o programda. sinirden mi saçmalıktan mı bilmem 10 dakika güldüm. atlara fısıldayan adam ne arkadaşım?
kendine gel!


diskavıri gittiğinden beri 90lı yılların türkseli gibisin. nası olsa tekim diye (kablolu için böyle bu durum) saçma sapan şeyler yayınlıyosun. kimse de tepkisini gösteremiyo.
ha türksel, ha neyşınıl. ha doktorlar ha dog vayspırır. (sinirden telaffuz bile edemiyorum, o derece [yalan, telaffuzu bilmiyorum])



bak sana son uyarım bu. birazdan gidip de o kanalı ilk açtığımda 4 ayaklı havlayan bi canlı göreyim, bütün gün seeretmem seni. ya adam gibi şeyler yayınla, ya da katliama dönüşen baskınlar diye bi programın çekildiği yer olur o stüdyolarınız. hapisten nası kaçıcaamı da biliyorum, öğrendim seerede seerede. her suçu işlerim.
bütün amerikan hapisanelerinin mimari yapısı var beynimde, attım hafızaya.
ona göre ayağınızı denk alın.

gittim baktım şimdi, dünyanın oluşumundan sonra canlılığın gelişimini anlatan program var. reklama kadar devam edemedim yazıya. reklama girdi de ayrılabildim televizyonun başından.
o kadar şey söyledim ama utandırdın bak neyşınıl.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

ne yaptım ne ettimse olduramadım

siz başlamadan şuraya tıklayıverin, okurken arkadan müzük çalsın. daha güzel olur. ordaki mutluluk verici müzik aleti ukulele, konumuzla acayip alakalı. (konu o hatta)



insanın hevesi böyle kursağında bırakılmaz azizim.

sen git, binbir mutluluk şarkısıyla beraber ukulele sipariş et. onun geleceği günü hesaplayıp güzel güzel programlar indir, mis gibi siteler bul onun için. tüm bunların ardından ukulelen hasarlı çıksın.
sinirim geçmişti, yine depreşti yazarken.


baştan alıyorum.
burda bulamıcaamı bile bile önce karşıdaki müzük aletleri satan (gitar falan var) yere gidip ukulele var mı diye sordum. karşılık olarak evet ya da hayır gibi bi cevap beklerken adam bana ukulele ne dedi. O.o aha şu tipin belirdiğini hissettim suratımda.
hani böyle gitarın küçüğü gibi, daha ince sesi var. hawaii gitarı dedim. neyse ki yakarışlarımı başka biri duydu da derdime derman oldu. yok ondan bizde dedi.
ama bak büyüğü var diye başka şeyler gösterdi ki adamın gösterdikleri ukulelenin büyük boy olanları.
yani biliyo dediğim adam bile ukulelenin 4 farklı boyu olduğundan habersiz. istediğim soprano boydu, yoktu o.
ilk baştaki adama hiçbi lafım yok. ukulele ne dedi herif yaa.


neyse dedim geldim. internetten araştırmalarım sonucunda ashton ve mahalo arasında kaldım. ikisini de dinledim, mahalo daha bi hoşuma gitti. gittigidiyordan sipariş verdim. güya tahmini olarak cumaya kadar elimde olucaktı ukulelem.
nah cumaya kadar. bu sabah telefonla arayıp kargomda hasar oluştuğunu, mahalo yerine aynı özellikle ashton gönderebiliceklerini söylediler. yuk, istemiyom dedim. ellerinde benim istediğimden yokmuş, ithalatçı firma pazartesi getircekmiş. e iyi madem diyip pazartesi postalanmasını istedim.
hadi o kargo yollarda 3 gün geçirsin, haftaya çarşamba perşembe falan elimde olur ukulelem. mutlu muyum? biraz buruk da olsa evet. yarın elimde olsa mesela daha mutlu olurdum. olmadı, naabalım.

dur bak futrafını da koyayım. mavisini aradım buldum, diğerlerine göre daha bi güzel.

ananasla nerdeyse aynı boyda. toplam uzunluğu 53 cm falan. 
aha şu mini boyutlarda insana mutluluk veren bi müzük aleti.

benim olacaksın!!!



15 Ağustos 2011 Pazartesi

ev yapımı gübre

gübre diyorum ama kaka olan değil, kakasız gübre. dün yaptım, sonuçları analiz ediyorum.

şimdi efenim gübre dediğimiz nedir? pek bilmiyorum ama organik materyal olabilir. ya da kakadaki çözünmüş maddeler falandır muhtemelen. peki bu maddeler ne? yine tahmin ediyorum, karbonhidrat, yağ ve protein.
en azından hayvanlar için bunlar gerekli. bitkiler için de gerekli olacağını düşünüp ev yapımı, düşük masraflı gübre hazırladım sizin için.


kullanacağımız malzemeler:
1 adet balık yağı
1 adet kesme şeker
balık yağı kapsülünü delmek için iğne












şimdi efenim karbonhidrat için şeker, yağ için balık yağı kullandık. protein kaldı, onu unutmuşum. daha sonradan bi parça da sucuk ekledim. et sonuçta, protein.
bunların hepsinin çiçeğimizin bulunduğu suya toprağa nerde duruyosa artık atıyoruz ve çiçeğimizin serpilip minik bi yağmur ormanı oluşturmasını bekliyoruz.




siz beklemeyin diye ben dünden yaptığım çalışmanın sonuçlarını paylaşayım hemen. önelikle şunu söylemek istiyorum ki sonuçlar inanılmaz.
suya yakın çiçekler inanılmaz bi hızla kuruyolar. diğerleriyse kendilerini iyice salmış vaziyetteler.
en fazla bu kadar toparlayabildim. kafalarını kaldırıyorum, pıt diye düşüveriyo. o en tepedeki beyaz diğerlerine göre daha şanslı, en geç o etkilendi gübreden. onu dik tutmak en kolayıydı, bu kadar oldu anca.
halbuki mini jungle hayallerim vardı benim, bi dahaki sefere artık.

vitamin eksik gelmiş olabilir, siz bi parça vitamin ilacı ya da ne bileyim elma armut bi şeyler katabilirsiniz suyuna. vitaminsizlikten oldu bence.
mineral için de yarım şişe maden suyu dökün, bütün mineral ihtiyacını karşılar. bu iki maddeyi unuttuğum için sonuçlar başarısız oldu.

bi de balık yağını delip suyun içine atın kendisi karışsın suya. elimle sıktım ben, balık balık kokuyo elim. zaten 2 damla yağ çıktı, kalanı ayçiçek yağıyla tamamladım.


ekleme: yaptığım marifeti anneme anlattım, "ben de niye bi günde boynunu büküverdi hepsi dedim" dedi. daha sonra iyileşsinler diye ortak kararla aspirin attık içine. aslında kendisi iyileşçeklerine inanmıyo ama ben hastam ölene kadar mücadele etmeye (oynamaya) hazırım.

14 Ağustos 2011 Pazar

plan program

kaç gündür bi bok yapmadan oturuyorum. çok ayıp, terbiyesiz, tu kaka bi giriş oldu ama düzeltmicem. böyle kalsın.
aha şu alttaki arkadaş gibiyim.


böyle boş boş oturmaktansa diyorum ki hani böyle bi işle meşgul olayım. ukulele alcaktım, üşendim. yarın yapılacaklar listeme ukulele araştırmasını eklicem. bu listeye de döncem birazdan, aklımda o konu.
ne diyoduk? heh, uğraş.
bi gün ders çalışayım dedim, sıkıldım bıraktım. ağustosun ortasında ders mi olur demeyin, bütünlemeye kaldım ben. süper zeki insan olarak 1. dönemde anatomi ve histoloji gibi derslerden geçip fizyolojiden kalma başarısını gösterdim, madalya falan takmaları lazım. (götüme)

liste konusunu da anlatayım hemen.
efenim tatilde bi tarafımı (demin parantez içinde yazdığım kısmımı) yayıp yatmak konusunda üstüme yok. he belki vardır bilemem ama birincilik için çekişme yaşarım kendisiyle. bi kere de konuyu dağıtmadan adam gibi yazayım bee. toparlıyorum, adam gibi yazıyorum.
yazın yapıcak hiçbi şey olmadığı için yatarım bütün gün (evet, böyle daha düzgün oldu). takdirinizdir ki (sene 1847) bütün gün yatmak insana pek bi şey kazandırmaz. boş boş yatmamak ve hem kendine hem topluma yararlı bir birey olmak için yapılacaklar listesi oluşturmaya karar verdim.

ama öyle kağıda değil. çünkü kağıda yazarsam yapmam, atarım o kağıdı. daha sonra da tüh, yanlışlıkla attım bak görüyon mu diyip yatarım. yoo dostum yoo, böyle bi olaya müsaade edemem. kağıdı atmamak için bloga yazmaya karar verdim. ertesi gün ne yapıcaamı bloga yazıcam, gün içinde bikaç kere görüp yapıcam o aktiviteyi. mantıklı mı? evet.
her gün yapılmaz tabi, tatildeyim yatmak da gerekiyo arada. (ara= haftada 5 gün)

yarın için (teknik olarak bugün, saat 01:37) planları yazalım bakalım
1- uyanılacak
2- böyle saçma esprilere son verilecek
3- sıçtım.

of, yapçaklarım belli işte. tatilde naababilir ki insan?
baştan yazıyorum
1- ders çalışma (olumsuz anlamda değil.)
2- yanlış anlaşılma olmasın, ders çalışma aktivitesi (heh, böyle daha açık oldu)
3- ukulele fiyatını sorma (aktivitesi)
4- pide alma (tamam almam)
5- bkz: önceki listenin 2. maddesi

evet, yarın bunları yapıcam. ders çalışçam, hem de 1 saat. en az 1, daha fazla bile çalışabilirim.
bi de ukulele hakkında araştırma yapıp karşıdaki müzük aletleri satan yerden fiyatını sorucam. bi de akordeonla harmonica fiyatı sorucam ama benim için değil bunlar. gün yüzü göremeyen biri sor dedi. evden çıkması yasakmış, çıkınca çok pis kafa göz girişiyomuş kardeşi.

tamam, bitiriyorum yazıyı.
plan hazır, uygulayacak insan hazır. o halde planlı programlı yaşama ilk adımı atmış bulunuyorum.

11 Ağustos 2011 Perşembe

balık

bazen acayip bi yazma aşkı geliyo, hadi boga bişiy yazayım diyorum. açıyorum blogu, konu yok.
bazen de tam böyle yazmaya uygun konular oluyo, yazasım olmuyo bu sefer de.
bahtsızlığıma osurayım.

he bu ikisi beraber olmuyo mu hiç, oluyo. bazen hem konu olmuyo, hem yazma isteği. olumlu olarak bi araya gelmeleri çok nadir bi olay. zaten öyle bişiy olduğunda evde halay falan çekiyorum hobaaa ne biçim yazdım tey tey tey diye. (yalan)


şu anda mesela yazasım geldi, konu olmasa bile zorlaya zorlaya yazacam.
bugün balık tutmaya gittik (ortaokuldan bi kompozisyonumun giriş cümlesini okudunuz). geçen gün babamın arkadaşları gidip 3 kilo balık tutmuşlar. dedik belki bu ticaret dünyasına atılmamızda ilk adım olabilir, büyük bi balık şirketine giden yolun başlangıcıdır belki bu. biz de topladık oltaları falan yine babamın arkadaşlarıyla gittik balık tutmaya.

başlarda balık yoktu. toplamda kaç olta vardı bakalıııım 1 2 3 4 6. evet, 6 tane olta vardı. ilk zamanlarda dediğim gibi pek yoktu, tek tek tutuluyodu. 5 dakikada 1 tane falan geliyodu anca 6 oltaya.
biraz zaman geçti, tutulan balıklar artmaya başladı. tek oltaya 4 balık falan yakalanıyodu. bense 6. kurşunumu taktırıp kopartmıştım. tutulan balık sayım sıfırdı henüz.

böyle bi balık akını oldu, millet 7 balık falan çıkarttı bi seferde.
O.o   aha şu tipte izliyorum ben. lan aynı deniz, balık birazcık sağ yapsa benim ortama gelicek. gelmiyo pezevenk. afedersiniz, sinirlerime hakim olamadım

ben sinir stres bi şekilde ortayı atmaya çalışıyorum denize. streslendikçe kontrolümü kaybediyorum, kilit kapalıyken fırlatmaya çalışıyorum falan saçma sapan işler yapıyorum. o kurşun çapraz bi şekilde denize uçmalıyken yere dik bi şekilde havaya uçup pıt diye 2 metre önüme düşüyo falan.
kilit kapalıyken fırlatmaya çalıştım demiştim ya, onda da kurşun dönüp gözlüğüme çarptı. kırılsaydı denize atlayıp o balıkları elimle yakalardım heralde sinirden.

sonlara yaklaştığımızda diğer insanlar dörtlü beşli çekmeye devam ediyolardı balıkları. bense hala -.-' şu modda bekliyodum. kiiiii oltaka kıpır kıpır bişiyler oldu. vuhaaaa balıııık nidalarıyla hayvan gibi çekmeye başladım balığı.
evet, tahmin edebileceğiniz gibi o hızla sürüklerken balığın ağzını yırttım ve gitti balık. hayvan, yavaş çek biraz.

moral bozmuyoruz beyler diyip tekrar denedim şansımı.
boş
boş
boş
boş
bo... lan!? OHA KIPIRTI VAAAAR

yine balık gelmişti. bu sefer sakinliğimi koruyarak usul usul çektim oltayı. ne deminki olayı yaşayacak kadar hızlı, ne de yosunlara taktıracak kadar yavaş tam hızında çektim ve BALIK!!!!

hem öyle başkalarıninki gibi 4 5 tane değil, tek bir balık.
temsili bi fotoğrafını koycam buraya


evet, bu kadar olmasa da şekil olarak benzerlerdi.
tek kişi taşıyobiliyodu, o farklılıkları var.


neyse efenim balık tutmadaki başarılarımı anlattıktan sonra başka konulara geçebiliriz.
konu yok.

evet sayın seyirciler, bize ayrılan sürenin sonuna gelmişiz arkadaşlarım uyardı şimdi. hepinize iyi akşamlar diliyoruz.




bu arada balık şöyle bişiydi



he bu arada, zamanında balık tutmayla ilgili yazdığım bişiy.

kötü bişiy yapmışım sanırım. evet, yapmamalıydım.

9 Ağustos 2011 Salı

Çarşamba

Merhaba.

Umarım iyisindir. Bu blog'da nasıl olduğunu önemsemem gerekiyor gibi geliyor bana. Ama emin de değilim. Yarın sanırım 1 haftam doluyor. Ve ben buradan ceketimi alıp çıkacağım. Şaka lan, Gökhan yazarlığımı kaldıracak işte. Bu durumu sorun edecek değilim.

Bu sabah annemin yanına gidip "Hayata kol gibi ben de gireceğim" deyip kaçmamdan bahsedebilirim belki. Nedeni şu ki, dün akşam Fizy hesabımın şifresini hatırladım. Ve şöyle bir listeye sahip olduğum gerçeğiyle yüzleştim. Bu beni derinden yaraladı. Aralara dikkat edersen ben ve hüzünselli kafamın çılgın attığımızı göreceksin. (Bkz: şu) Bütün akşamı aynı şarkıyı dinleyerek geçirdim ve sürekli "Haklı piç haklı piç" diye onaylayıp durdum. Sonra, sabah kalkınca anneme malum sikko cümleden bahsettim. Annem için bir şey ifade etmedi bu durum elbette. Neyse lan, bunu sorun edecek değilim.

Ayrıca; "yalnız piçleriz lan." diyerek bitirmek istiyorum. Sanat eserinden bahseden sanatçının "Ben burada insanın evrendeki yalnızlığını anlatmaya çalıştım" demesi belki doğrudur lan.

Daha başka şeyler de yazacaktım aslında. Ama sonra düşündüm de, sen yukarıda bahsettiğim şeyi dinlersen beni anlarsın lan.

Not1: O kadar da kötü hissetmiyorum lan aslında. Ama yapacak bir şey yok.
Not2: Gönül isterdi ki burada gülelim eğlenelim. Ama olmadı. 3 tane yazı yazdım zaten. Sen de kesin "Aha ne mal bu kız falan" dedin. "Mal değilim" diye bir iddiam olmadı zaten hiç. Yazdığım saçmalıklar hoşuna gittiyse de çok sevinirim. Hatta bu beni ilk durumdan daha mutlu bir insan yapar.
Not3: Bana istersen aşağıdaki saçmalıklardan ulaşabilirsin lan. Ama istemiyorsan da ulaşma.

Görüşürük.
Damla.

ojem var, adam olun.


biliyorum, bi erkeğin ojeye sahip olması toplumca pek kabul edilen bi davranış olmasa da benim var. flormar 128. kırmızı hem de.

aha şurda var. sağdaki ya da soldaki, ayıramıyorum pek. sağdaki ama heralde, daha çok benziyo.



burda da var, benim sürdüğüm oje bu. çok güzel sürmüşüm bence.
gördüğünüz kırmızı arkadaşlar oje. alttakiler de vize dişlerim, onların konumuzla pek alakası yok.


labda ojesi olan sayılı insanlardandım. kızlar ojelerini alçıya sürerek harcamak yerine tırnaklarına sürüyolar daha çok. tabi benim tırnaama oje sürmem pek hoş olmucaandan (sürdüm ama, anlatçam onu da) hepsini labda harcadım.

bi gün yine diş yapmaya çalışırken oje istedi biri. "bende var, hem de flamor" diye verdim. flamor dememle kızlarda bi gülüşme oldu. birbirlerine flamor diyip ciddi ciddi gülmeye başladılar daha sonradan.
arkadaşım nerden bilebilirm ben? ömrümde oje mi sürdüm? orda gördüm işte yazıyodu bi şey okumaya çalıştım. bu kadar da ezilmez bi insan. bana göre onun adı oje.

şimdi baktım acaba flamor kötü bi şey mi diye, hayır yok öyle bi şey. glamour var, o da dergi. yanlış bi şey de söylememişim.


neyse, oje sürmeme gelelim.
efenim protez labından 1 hafta önce tırnak yemeyi bırakıyorum ben. çünkü çeneyi ölçüden ayırma aşamasında tırnağa ihtiyaç oluyo. eğer yersem parmaklarımla açmak zorunda kalırım ki tırnakla ayırıp açmak bile yeterince zorken çekip açmak öldürür insanı. ben de labdan 1 hafta önce tırnaklarıma nokta şeklinde oje sürerdim. görünce hatırlayım, yemiyim diye. işe de yarardı.

tek sorun tırnaklarımdaki ojeleri unutup dışarı çıkmak ve normal hayatıma devam etmemdi. kıpkırmızı ojelerle tabi. rezillik.


gönül isterdi ki tırnaama oje sürüp elimde sıkayım ojeyi, öyle bi futraf çekeyim. ama yapmam, o kadar da değil.
(bi de şimdi baktım da, bendeki solda görülen oje heralde)

tema değişikliği

zorunlu olarak blogun temasını değiştirdim. öbür temada yazıların altında kimin yazdığı, etiketler falan görükmüyodu, temayı değiştirip kökten çözdüm olayı. pire için yorgan yakmanın blogcası oluyo bu da.
neyse efenim, oldu bitti. yeni tema bu şeklide. hem burda yazıyı kimin yazdığı görünüyo tepede. gerçi damla yazmak istemiyom lan ben diyip beni yüzüstü bıraktı ama olsun.


can sıkıntısından her gün yeni oyun yükleyip siliyorum. silent hill 4, officers, extreme trucker 2, unreal tournament 3 (niye sevemedim lan ben bunu?), microsoft flight simulator, the political machine, school tycoon falan var. şimdilik bunları hatırlayabildim. arada aklıma geldikçe aha bak şu da vardı diye söylerim.



son yüklediğim oyunsa uzun süre silinmicek gibi duruyo. split/second diye muhteşem ötesi bişi. indirirken blur ve split/second vidyolarını seerettim. piiiğ dedim keşke bunu indirmeseydim, blur daha iyimiş demiştim ki oyunu oynamaya başladıktan sonra bi yarış daha bi yarış daha diye diye dötümle sandalye sürekli bi arada bulunmaktan seviyeli bi birlikteliğe adım attılar. (oha amma uzun cümle olmuş)


sandalye demişken, aslında sandalye değil tabure. evde geçici bi süre bulunduğum için odama yatırım yapılmıyo. kendi evimde misafir gibi oturuyorum. 3 haftada bir gelip 2 gün kalıp giden misafir gibiyim. yokluğumdan istifade derin dondurucuyu da benim odama koymuşlar. geceleri çıkardığı ses gezegenlerin çıkardığı sese benziyo. üşenmedim, aradım en çok benzediğin gezegeni buldum, uranüs. buyrun dinleyin
aynı sesi her gece duyuyorum. uzay yolculuğuna çıkmışım gibi, ne güzel.

odayı derin dondurucuyla paylaşmamla alakalı bişi daha söylemek istiyorum. bana bi mesaj sanırım bu.
demek istiyolar ki, sen de aha böyle buz gibi bi herifsin, yokluğun hissedilmiyo bunun sayesinde. ailem bazen gerçekten çok kırıcı olabiliyo. (o kadar da soğuk biri değilim aslında)


neyse, bu üzücü konuları bi tarafa bırakalım. üzüntüden ağlayasım geliyo. (şaka)
fizyolojiden bütünlemeye kalmıştım, 1 ay sonra sınav var. hiç çalışasım gelmiyo azizim. alıyorum kitabı elime okuyup bırakıyorum öef buna mı bakçam diyip.
fizyoloji bölümü de beni bırakmaz umarım.


hiçbi konuyu uzatamadım. kısa kısa yazıp bıraktım hepsini. başka bloglara bakıyorum, 1 konu hakkında bissürü şey yazmışlar. konuları bağlamışlar falan, çok hoşuma gidiyo. benim ne konularım uzun, ne bağlı hiçbi şey yok.
bak bu konu da uzamadı. sinir bastı yaa, şöyle uzuuun, oku oku bitmeyen bi yazı yazamadım.
yeni oyun da gelmedi aklıma.

yorum denetimini de kaldırdım. artık rahat rahat küfür yazabilirsiniz.
şakalak yaptım tabi, küfür yok.

5 Ağustos 2011 Cuma

eski zamanlardaki gibi oldu blog

blog eski günlerine döndü ne güzel. her gün 1 yazı yayınlanıyo. bunlar hep iyiye, güzele dair şeyler tabi.
tek sorun kayıtların altındaki etiketlerin ve kimin yazdığının görünmemesi. şablonla alakalı bişi, şablonu değiştirince düzeliyo ama ben bunun kalmasını istiyorum. bu kalınca da olmuyo.
neyse, böyle küçük şeyleri sorun etmeyelim. ama şimdi yazının tepesinde damla ya da googhan yazsa kötü mü olur? olmaz. tamam, sorun etmiyoruz.
hooop konu değiştirdim.


önceki yazımda 1 haftada 3 kere guitar heroya gidebilirim demiştim, 5 günde 3 defa gittim. kendimi turnede gibi hissediyorum.
son gidişimde bet sesimle vokal de denedim, tam oldu. aslında iyiydi yaa, gayet güzel baardım bence (böğürdüm). guitar herodan sonra kuzenlerimle kadıköyü ve moda sahilini gezdik.
sahilde çiçek satmaya çalışan kadına yanımdaki insan kuzenim desem de anlamadı. 2. çiçekçi kadını da alerjim var, uzak tut onları diyerek uzaklaştırdık. laftan anlamıyolar azizim, illa gül alasın diye yapışıyolar.

bi de guitar heroyla ilgili bişi daha söylemek istiyorum. 5 gün önce eski sevgilim, yeni arkadaşımla gittim. system of a down'ın son konserindeki serj ve daron gibiydik. buz gibi rüzgarlar esiyodu, rahat rahat oynayamadım bile. normalde dans edip şarkıları söylerim, yapmadım bunda pek fazla.
serj ve daron konser sonrasında sarılmışlardı en azından birbirlerine, biz banliyöde birbirimize sırtımızı dönüp ineceği durağa gelmeyi bekledik. geldiğimizde de görüşürüz falan demeden o inip gitti, benim hala sırtım dönüktü.
eski sevgiliyle bu kadar arkadaş olunabiliyomuş.




bilgisayarım dvd yazmıyo artık. servise götürcem, daha garantisi dolmadı ama bi gidince gelmesi 1,5  ayı buluyo. hiç götüresim yok bu yüzden. bozuk kalsa da olur. dvd yazmayıversin, noolcak.

46

Mereba.

Naber? Beni soracak olursan fena değilim. Bütün günümü şantiyede, bir elimde fotoğraf makinesi diğer elimde çekiç, mal mal oradan oraya koşarak geçirdim. Şantiye çok saçma bir yer. Önce bir bunu bilelim. Ama bu hafta bir daha gitmeyeceğim. Patron reyiz izin verdi.

Bir diğer konu ise, olayların gelişmesi. Yani sanırım buradaki reyiz başka biriyle ilgili güzel şeyleri kalbinde barındırıyor. Bu durumu çok fazla kafaya takmamaya karar verdim ve akşamı anneme ütüde yardım ederek geçirdim. Sonuçta herkesin kalbi kendineydi. Ve ben son 9 ayı kendim gibi 46 kromozom içeren bir canlının hayatına dahil olmak amacıyla 509509 takla atmaya çalışarak geçirmiştim. Bunu da çok sorun edecek değilim aslına bakarsan. Ayrıca dün "Something"i çalarken, o kadar da ağlayasım gelmedi. Neyse. Bilmiyorum lan. Biraz anlamsız oldu. Ama eminim sen anlamışındır. Anlamadıysan da bunu önemsemem.

Bir diğer konu ise, gerekli koşullar sağlanırsa eğer, bir insan, çok sıcak bir havada ütü yaparak da erebilir. En azından ben böyle inanmak istiyorum.

Görüşürük.

Damla.

Not: Yarın sana Asos'tan ulaşacağım.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Who the fuck is Erol Egemen?

Mereba sevgili burayı okuyan adam;
Nasılsın? Beni soracak olursan fena değilim, bu akşam ben ve kafam gerçekten iyi hissediyoruz.
Dün bütün geceyi bir otobüste, eve varmaya çalışarak geçirdikten sonra, saat 7'de eve geldim. Annem beni sevinçle karşıladı ve "Yaduyuyuyıuoıyoıtuo" falan diye azarladı. Çünkü annem böyle bir ruh haline sahip. Çünkü aynı insan sabah 11'de uyandığımda üzerinde günlük kıyafetleriyle, sigara içiyordu ve "Ahahah ne geç kalktın sen. Ben bankaya falan gittim, dedenle kahvaltı yaptık bir de" dedi bana. Kabul edelim ki bu konu senin pek umurunda değil. Sonuçtayapçakbişeyyokkarşim.
Sonra 12'de Gökhan'la buluşup Kadıköy'e gittik. Şimdi buradan bu eylem ne kaBulleted Listdar kolay gibi görünse de aslında hayatımızın 1.5 saatini falan bu saçmalığa harcadık. Üzücüydü. Sonra hemen Burger King'e gittik ve ne bulduysak ağzımıza tıkıştırıp Guitar Hero oynamak amacıyla bizim "Gitarhirocu" dediğimiz bir yere gittik. Gökhan ve "Mr. Crowley" ikilisine çok güldüm. Sonra bir diğer geleneğimiz olan "Bay Yengeç"e gidip  Göşenay'ı gördük. Böyle saçmalı saçmalı şeyler işte.

Not: Bu böyle saçma bir yazı olsun. Bunu aramızda sorun etmeyelim. Ben ve güzel kafam bu kadar yazabiliyoruz çünkü. Buradan diğer saçmalıklarımı okuyup bana küfür falan edebilirsin.
Ayrıca anılardan bahsetmek yerine genel durumlardan bahsedeceğim sanırım. O daha iyi. Neyse işte. Yarın sabah yine yazarım bir şeyler. Görüşürük.

Damla.

yeni yazar

önceki yazımda blog için konuk yazar olarak arkadaşımı davet ediceemi söylemiştim. bugün dedim yazsağa diye, kabul etti.
1 hafta falan konuk yazar olarak blogu şenlendiricek kendileri. hem durgunluk da gider. son zamanlarda yazamadığımın farkındayım, en iyi canlandırma yöntemi bu olur sanırım. böyle de toparlayamazsam daha fazla zorlamayıp bi süre yazmam heralde.

neyse, şimdi 2. planları düşünmeye gerek yok. yeni uygulamaya geçebiliriz.
hadi damla yazarlık isteğini kabul edip başlamanı bekliyorum artık. canlansın, bi kendine gelsin blog.

2 Ağustos 2011 Salı

ilk iş teklifimi aldım (yazının son konusu ama olsun, başlık için uygun)

evet, yazacak konu bulamadığım için bugün değişik bişi yapıcam. aslında konu var ama yazamıyorum nedense. neyse, başta dediğim değişik şeye başlayım.

efenim bi arkadaşımla feysbuktaki mal muhabbetlerimizi açığa çıkarcam. çok pis kızabilir bana, ama olsun. adını falan göstermicem, kızmaz bence. 2 tane konuşma koycam zaten.

mallık 1

bu şekilde son bulmamalıydı. evet, bi sonu olmalıydı ama bu şekilde değil.
yakışmadı.


sıradaki saçmalama benim bilgisayarımdan kaynaklanıyo. başta feysbuktan zannetsem de firefox tamamen ingilizce karaktere dönmüş. nası oldu anlamadım.



heh, diyorum ki blogtaki durgunluğa son vermek için bu insana "konuk yazar olsana lan, bi hafta yazsana, değişiklik olur" desem mi acaba. çok mu kötü tersler beni. çok mu aşşaalar blogumu "yazmam ben o götü boklu bloga" diye. bilemedim.

hem kendisi blog açmama vesile (ne biçim kelimeymiş bu da) olan kişi. yazar bence.
ben olsam yazardım yani. neden yazmayayım ki? o da yazar.




evet, sorma düşüncelerimi daha sonradan tekrar düşünmek üzere beynimin raflarına kaldırıyorum.
sıradaki konumuz guitar hero.
1 haftada 3 kere guitar heroya gitme potansiyelim var. bu hafta gerçekleştirebilirim belki bunu. pazar bi arkadaşla, çarşamba başka bi arkadaşla,  cumartesi de kuzenle gidersem eğer bu amacımı gerçekleştirebilirm.
ilk aşama tamamlandı, şimdi sırada çarşamba var ama gidiceem kişinin tam o günün sabahı uzun bi yoldan gelip yorgun olması sebebiyle muhtemelen bok gibi kalcam. (bu arkadaş yukarda bahsettiim insan, hani şu yazar olsa ya dediğim)

ama cumartesi ya da cuma günü gideriz bence. kuzenlerim satmazlar beni.
yani umarım satmazlar.





evet, niye böyle bok gibi yazı oldu diye düşünüyorum, bi sebep bulamadım. tekrar tekrar okuyorum ama ı-ıh düzeltçeem bi yer yok. taslaklara da almak istemiyorum, blogger yöneticileri gelip çok pis dövebilirler beni "olum bütün kapasitemizi doldurdun taslaklarınla. hayvanlık yapma!" falan da derler. o yüzden yayınlıcam bunu. dayak yemekten çok korkarım çünkü ben.




he bi de bişi daha diyim.
dün diş hekimine gittik, orda su çeken bi alet var, adını da bilmiyorum daha. ama ağzımıza taktıkları küçük şey değil, onun yanında daha büyük, su çeken bişi. onu ben tuttum. acayip mutluydum. :D aha şu tipte çektim bütün suları.

bugün de (2 gün arka arkaya gittik) diş hekimi 4. sınıfı bitirdikten sonra yazın gelip burda çalışabilirsin. geçici dolguları falan sana yaptırırız dedi. sevinçten altıma sıççaktım nerdeyse.