30 Temmuz 2011 Cumartesi

beceriksizlik

mutfakta titreyen bi telefon beni nasıl uyandırabilir uykumdan diye düşünüyorum şu anda. tamam versailles sarayında yaşamıyoruz belki ama evin bi ucunda titreyen telefonu duymak, hem de uyurken duymak değişik geldi. (bu arada versailles'ı bakıp yazmadım, yazılışını biliyodum)

beybabam arıyomuş fotoğraf makinesinin hafıza kartını getir diye. şimdi beybaba diyince anlaşılmıyo. beybaba babamın babası olur, dedem yani. ama beybaba diyorum. he neden diyorum derseniz, demeyin çünkü bilmiyorum. kendimi bildim bileli beybaba o benim için. eşi beyanne değil ama, normal babaaanne.


uzun süreden sonra kör topal da olsa bi konuyu anlattım sanırım.

sabah yüzümü yıkarken aklıma gelen başka bi konuysa değişik dudaklarım. hayır, cinselliğe bağlamıcam.
alt dudağım köfte diye tabir edilen formda olmasına rağmen üst dudağım ördek dibi. aşağı tükürsem köfte, yukarı tükür... ıı yukarı tüküremem fizyolojik olarak. he olur da tükürürsem ördek.
gülünce üst dudak iyice ördek formuna giriyo.

ben aslında iyi tüküremem. hani böyle fıssssit yapıp 10 metreye tükürük atanlar olur ya, yapamam ben onu. küçükken yapmaya çalışmıştım, üstüm başım batmıştı hep. puh diye olduğum noktaya tükürebiliyorum. ama tükürmem genel olarak.

yapamadığım başka bi şeyse ıslık çalmak. füüü diye tabir ettiğimiz ıslığı bile beceremiyorum. hava çıkıyo sırf.
internetten ıslık tutorialları seyrettim ama yok, olmuyo. 2-3 kere fiiiuuuuvvv diye çalabildim o kadar. sokak davranışları konusunda beceriksizim. tüküremeyen, ıslık çalamayan bana yazıklar olsun.
ıslık denemesinde ellerim kolların tükürük olmuştu hep, iğrenç bi çalışmaydı.
bu kayıt -afedersiniz- bok gibi olsa da yayınlanacak.


evet, arada yukarı bakıp taslaklara almaktan vazgeçerim umarım bu yazıyı. yeter, her taraf taslak doldu. hangi konuyu yayınlayıp hangisini yayınlamadığımı da hatırlamıyorum artık.

hooop konuya girdim.
ııı...
şey...

hepinize kucak dolusu sevgiler.
afedersiniz, ne yaptım ne ettimse olduramadım

26 Temmuz 2011 Salı

üşüyoruz diskavıri reyiz

cCc diskavıri reyiz cCc





yokluğun içimde acı bir yara diskavıri
eskiden ne güzel seyrederdik seni
ondan sonra siyah ekran geldi
sen yoksun diye seyretmiyorum artık tivi


bi kanalı bu kadar özlüceemi düşünmezdim. yokluğu şu tatil gününde bana en çok koyan şey sanırım. yapçak hiçbişi yok şu anda, oturuyorum sadece.
neyşınıl cografig seyredip yokluğunu gidereyim diyorum, orda da günün 15 saati köpekler ve bembeyaz dişli adam var. sakin teslimiyetçi yapı diyip duruyo bütün gün. o sakin teslimiyetçi yapı dedikçe sinir basıyo bana.


aktivite eksikliğinden europa universalis 3 hayatımda iyi bi yer edindi. öyle ki durup dururken bana savaş açan ingiltereye kızıp türkiye büyükelçisinin telefonunu bulmaya çalıştım, beceremedim. eğer bulsaydım iki çift sözüm vardı kendisine, çok ağır konuşçaktım. fak yu sonova biç derdim kesin.
oyun konuyla bağımsız.


diskavıriye dönecek olursak.
mitbastırs vardı mesela. orda turuncu saçlı kadın vardı, keri bayrın. hayran hayran seyrederken bi gün şişik karnıyla çıkıverdi karşıma. hamileymiş.
hayallerimin yıkılıp kendimi içkiye sigaraya verdiğim an o andır.

olmadı diskavıri. bu sefer güldürmedin.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

yolculuk vol.1

eveeet, önceki yazımda yolculuk modundan çıkayım yazcam demiştim. hazırım şu anda.

konuları sıralarsak;
- bi bisküvi uğruna arabayı bariyerlere vurmaya gerek yok
- izmir otobanına gircez şimdi dendiğinde sazan gibi "ben kullancam" diye atlamanın saçmalığı
- el freni çekikken araba ilerlemez. bu önemli bi ayrıntı.

bu kadar yeter şimdilik. konulardan anlaşılcaa üzere gökan ve dört tekerlekli araç koltuğundaki maceralarına değincez. ilk konumuzu açarak başlayalım.


efenim şimdi, di dakka aslında şimdi değil. 16 temmuzu 17 temmuza bağlayan gece yola çıktık. her aşamayı anlatmayıp direkt bisküviye geliyorum.
artık şehir içinden çıkılmış, 3 şeritli otobanda tek tük araç var, yollar açık ilerliyoruz. akşam yemeği sadece bi tabak yediğimden karnım acıktı, arabadaki en doyurucu yiyecek olan bisküviyi istedim. açıp verdiler falan, hizmette sınır tanımıyoruz.

bi tane aldım. e bi tane bisküviyle ben bile doymam, dedim şunu önüme koyayım arada alıp alıp yerim.
tüm astralarda standart olarak bulunan bisküvi koyma yerine yerleştirmeye çalışıyorum hanımellerimi. bi aralar paralel ilerlediğimiz şeritler sola doğru yavaş yavaş kaymaya başladı. ilk kesikli çizgi hattını geçtik, ikici kesikli çizgi hattını da geçtik, en sağda düz çizgi göründü.
kafamı kaldırıp baktığımda sağ tarafta oturanların isteseler bariyerlere tutunabileceklerini, her geçen saniyeyle onları bu amaçlarına daha da yaklaştırdığımı gördüm. hanımellerimle uğraşmayı bırakarak yola odalanmam gerektiğinin farkına varıp toparladım arabayı.

eğer kuşbakışı olarak zamana bağlı değişimizimi x y grafiğinde gösterecek olursak
lim: X=0 olmak üzere x²=y²+3 parabolik eğrisi çizdik.
sol altta gördüğünüz de araba. ne diye sormayın lütfen, kırılıyorum.




evet, hayata tutunma hikayemizi anlattıktan sonra sıra geldi izmir otobanı rüyasına.
arabayı babam kullandı bi süre. sebebi yoruldum demem mi yoksa demin anlattığım bisküvi olayı mı tartışılır ama bu karar araç içinde büyük bir sevinçle karşılanmıştı. zamanında birbirine auschwitz toplama kampındakiler gibi bakan araç içi sakanleri bi anda neşeyle yerlerinde kıpırdanmaya başladılar arabayı babam kullanınca.
 
gerçek auschwitz, temsili opel astra
















ilk mola yerinde izmir otobanına az kaldığını duyunca babamın araçta olmamasından yararlanıp sol ön koltuğa geçtim. yıh yıh ne kadar da uyanığım, birazdan 3 şeritli otobanda yayıla yayıla gidicem düşüncesi içinde yine auschwitz moduna girip yola çıktık. evet, ben kullanıyorum arabayı.
1 saatin ardından ortada ne otoban ne de 3 şeritli yol vardı. sadece rampa ve viraj ikilisi eşlik etmekteydi bize. araçta bana karşı duyulan nefret, kendisini düştüğüm zor durumda ortaya çıkan gülümsemelerle gösterordu. ben hariç herkes mutluydu.



son konumuza gelelim şimdi de.
el freni çekikken araba ilerlemez. bu kadar.
ilerlemez yani.

24 Temmuz 2011 Pazar

ben öldürmedim

taa aylar önce rüyamda okulda bi öğretim görevlisini öldürdüğümü görmüştüm. hala arada bu rüyanın devamını görüp sabah nabız hızım 100 olarak kalkıyorum.
lütfen siktir olup gider misin artık?

bak sabahın köründe kalkıp yazı yazdım senin için, o kadar can sıkıcısın sevgili rüya.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

hom sivit hom

efenim uzun süredir yazmıyorum. çünkü neden? çünkü dötüm sandalye görmedi 2 haftadır. şu 2 haftayı 10 kayıtta falan anlatırım heralde. bi kerede üstünden üstünden anlatmayım.


finallerim bitti, hepsinin sonucu açıklandı. şimdiye kadarki en iyi dönemim buydu sanırım. dur göstereyim transkriptten.
3 tane c olabilir ama biyofizik, tedavi pratik ve mikrobiyolojide c harici almışım notlarımı, mutluyum. tedavi pratikten a2 alsam daha mutlu olurdum.
gördükçe cCc gökan reyiz diyorum kendi kendime. çok güzel araya sıkıştırmışım clerimi.


1. dönemden fizyoloji kaldı sadece, o da o kadar zor bi ders değil, geçerim.
asıl seneye zorlancam ben. deli manyak bi ders programı var, naapçaamı bilmiyorum.



yazı kısa oldu ama yazamıyorum daha fazla.
dötüm arabanın koltuğuyla temas ede ede seviyeli bi birliktelik yaşamaya başladılar. mutfağa su içmeye giderken bile 4 teker üzerinde ilerliyo gibiyim.
he dersen ki "bunun yazamamayla ne alakası var lavuk?", sana saygı duyar ve yazmak için uygun ortam oluşmadığını söylerim.
he edebi eser mi çıkartıyorum burda? hayır. ama olsun. uzun yazıyı yolculuk modundan çıkınca yazıcam.

bi de deminki lavuk lafına alındım, bi daha deme bana öyle lütfen. sana hiç yakışmıyo.



(böyle böyle yazıyı uzatıp makul uzunlukta bitiririm işte. artık kısa bi yazı değil)
(bu yazamama şeylerini 'yazamıyorum' konusu altında mizah yazarları yapıyolar. yazamıyorum diye diye sayfanın yarısını doldurup bitiriyolar yazılarını. çok çakalsınız olum hepiniz)

16 Temmuz 2011 Cumartesi

eski sevgiliden zorlarsak arkadaş olabilir

eve gelince yazamamamın sebebi sanırım eski alışkanlıklarım.
önceden de söyemiştim, blogun amacı ailemi haberdar etmekti yaptıklarımdan. bu yüzden eve gelince pek yazmazdım.

amaç değişti, ama alışkanlıklar aynı kaldı. hala yazamıyorum.
şimdiye kadar 5 yazıyı taslağa aldım sanırım geldiğimden beri. inat ettim bunu yayınlıcam.



hadi konulara geçelim.
eski sevgiliden arkadaş olmaz fikrini 2. defa çürütmekte kararlıyım. bu seferki biraz daha zor olucak gibi gerçi. konuşuyoruz ama minnacık bi sorun çok kısa bi süre içinde devasa boyutlara ulaşıyo.

son olay benim açımdan en kötü olanıydı sanırım. en suçsuz, masum insan benim ama benim ağzıma sıçılıyo.
2 kişiye isim verelim. arkadaş humerus, eski sevgili femur olsun. kemik bunlar hep.

humerus arkadaşla dışardaydık, femura mesaj yazdık 10 tane falan. başka biriyle dalga amaçlıydı, burda pek bi sorun çıkmadı. çıktı da özür diledim, geçti.
daha sonra humerus tumblra yazdı bunu. femur da bu yazı üzerine neden olduğunu anlamadım, dellendi. sebebini hala bilmiyorum, söylemiyo. sebebini sordukça saydırıyo bana. naaptıımı söyle diyorum, yine saydırıyo (evet, bu kadar da güzel bi arkadaşlıımız var).

neyse efenim bizim femur ile aramız bayağı bi kötü.
bugün humerusla konuştum, bu sefer humerus da trip atıyo bana. femur benimle konuşmuyo diye niye trip atıyon lan? ki bu femurla humerus sevmezler birbirlerini. senin sevmediğin biri bana küsmüş, trip atılcak ne var lan burda?
tüm bu olayların sonunda en masum insan, en aklı başında insan ben kötü oluyorum iki tarafa da. eski sevgili saydırıp küsüyo, arkadaşım trip atıyo.




hooop konu değiştirelim.
bu gece yola çıkıcaz tatil amaçlı. biraz uyusam iyi olurdu aslında. izmir otobanında sürücüsü uyuyan araç yoldan çıkıp 6 takla atarak... diye başlayan bi haberin ana kahramanı olmak istemiyorum.
kings of convenience yolda dinlencek bi grup değil bence, sileyim onları. iyice uyutur.

arabanın farlarını kontrol ederken çok deişik bişi öörendim. kısa farlar yanmıyosa eğer uzunlar da yanmıyo. düşününce mantıklı ama benim aklıma gelmezdi bu. direkt uzun farı yaktırırdım ben.
işte bu düşünme eksikliğim yüzünden opelin başındaki adam ben değilim. halbuki bi uzun far-kısa far oyunlarını   becersem bütün fabrikalarının anahtarlarını verceklerdi. FAK!


evet, saçmaladım ve susuyorum.
aslında taslağa alınması gereken bi yazı ama başta demiştim yayınlıcam diye. yüksek müsadenizle kaydı yayınla tuşuna basıyorum efenim.

11 Temmuz 2011 Pazartesi

bitti. bittim.

kaç gündür okuldan dönerken minibüste şu şarkıyı dinliyorum. albüm halinde dinlerim genelde şarkıları, kendileri 4. sırada. ilk 3 sıradaki şarkıyı neredeyse hiç dinlemediğimi fark ettim. büyük haksızlık yapıyorum bence.
albüm bitip tekrar başa dönene kadar yol bitiyo, kalıyo hep. me in you var mesela ilk 3 içinde, arada kaynıyo o da.

bugün son kez bindim minibüse, finallerim bitti. yarın dönüyorum gebzeye.
boşlukta hissetmekteyim şu anda, bitti lan. tatildeyim yani. şu kaç aydan beri beklediğim tatile girmeme rağmen hala mutluluk seviyem tavan yapamadı. otobüse binince tatil moduna girerim artık umarım.
ya da giremem, bilmiyorum.
eşyalarımı topladım belki tatil moduna girerim diye ama ı-ıh olmadı. şöyle içten bi LEVEL 2 - COMPLETED diyemedim.


bilgisayarım artık ısınıp kapanmaya başladı. fanı olsa elektrik süpürgesini tutup temizlicem tozlarını ama yok. yani var tabi ama içinde. havayı da tek bi yerden değil, bikaç yerden alıyo. 
garantisi bitsin, içini açıp kendim temizlicem. öbür bilgisayar garantisi dolmaya 2 ay kala bozulmuştu. iyi ki açmamışım içini, değiştirmişlerdi sorunu bulamayıp. belki bu da öyle mevta olur. (mefta değil o, mevta)

ama olmasın lan, sevdim ben bunu. işlemcisini değiştirirsem çok süfer bişi olur.
2 yıldan beri ısınma sorunu yeni çıktı mesela. tuşları da gayet iyi, ilk günkü gibiler hala. pili de iyi dayandı sürekli şarja takılı olmasına rağmen.
yok yok, kolay kolay değiştirmem ben bu bilgisayarımı.



bikaç gündür burnumun akışı eski hızını kaybetti. bütün vücudumu etkileyen lab yorgunluğu burnuma da etki etti sanırım. uslan be deli burun serzenişlerim durdu.
bugün labda toz içinde çalıştık hep, sümüğüm siyah olmuştu. kararmış peçeteye yo nigga diyip çöpe attım. en son madafaka sesleri geliyodu çöpten.



resmi en sona ekleyebildim anca. başka yer bulamadım kendisine.

10 Temmuz 2011 Pazar

yazamıyorum lan

ne güzel yazarken trak diye durdu beynimdeki dişliler. halbuki kaptırmış gidiyodum.
ankarada yazardım aslında, niye böyle oldu ki şimdi?

aslında yazıyorum. ama hepsi taslakta şu anda.
taslak olarak bıraktığım yazılarımı uç uca eklesem dünya ve güneş arası uzaklığın 6 katına eşit olacağını hanginiz biliyodu? hiçbiriniz.
zaten olmaz da. koca güneş lan, git git bitmez.


yarın finallerim biticek.
labın ilk 1 saati dökümümün çıkıp çıkmadığı belli olucak. peki neden önemli bu?
çünkü dökümüm çıkarsa finalden geçiyorum, çıkmazsa ve ikincisini yetiştiremezsem kalıyorum.
kaç gündür bunun stresinden düzgün sıçamıyorum. okuyanlar bilirler, bokum önemlidir benim. hayatta mutlu olmamın yolu düzgün kaka yapmamdan geçer. protez stresi bozdu bütün tuvalet düzenimi. 2 gündür sıçmıyorum ve şimdi de hiç sıçasım yok.
ya bi daha sıçamazsam ve içten içten çürürsem?
çok korkuyorum


bugün babam bikaç saatliğine halamlara geldi. kapıdan girince 3 haftadır görmediğim babamla tokalaştım.
gerçekten büyük bi sevgi patlamasıydı.
sarıldık da ama tek elle. diğer elimiz toka pozisyonundaydı çünkü.
ah şu değişik aile ilişkileri...


kaç gündür hasta olcak gibiydim, olamadım. şu 3 haftada 4 kere hastalık atlattım sanırım erken müdahaleyle.
böyle kırgınlaşmaya başladığım anda ani bi vitamin takviyesi, sıcak yatak tedavisi falan yapıp hastalığı geçiştiriyorum, iyi oluyo.

dünkü yemek nedense sadece bana dokundu.
halbuki gayet normal şeyler yemiştim. semizotu salatası, cipsli tavğun cipsi, çiğköfte. bünyemin gayet kabul ettiği yiyecekler olmasına rağmen midem bi garip olmuştu. kusayazdıydım. (bkz: kusayazmak)
tam kusacam, kaçıyo. tam kusacam kaçıyo.
ee yeter artık diyip tuvaletten çıkıyorum, yine geliyo kusma hissi.
lavaboya geliyom, kaçıyo pezevenk. böyle böyle eğlenceli oyunlar oynadık midemle.
olan tükürük bezlerime oldu. "lan kusmuk geliyo, salgıya abanıyoruz beyler!" diyip litrelerce salgı harcadı yavrucaklarım. boşa gitti bütün hepsi.

minik bilgi: kusucaamız zaman tükürük salgımız artar. bunun sebebi midenin asidinden ağız içi ortamı korumak ve yemek borusuna kayganlık vererek kusmuk atımı sırasında tahrişi önlemektir. önemsiz bi bilgi ama olsun.

7 Temmuz 2011 Perşembe

küfür yok ama

lan bugün beni kim arıyosa küfür edip kapatıyo.
tamam streslisiniz, anladık ama bu kadar da olmaz ki ya.

efenim yazının devamı 2 konuşmayı içerir, ben küfür sevmem diyenler okumayabilirler, izin verdim onlara.



bit artık. lütfen

bitiyo.
bugün teorik finallerim bitti, pazartesi de protez pratikle beraber bütün finallerim biticek.

yoruldum artık. temmuzun ortasına kadar ders çalışmaktan yoruldum. tamam normalde de enerjik bi insan değildim ama bu ayrı. tepemde pilimin bittiğini belirten kırmızı ışık yanıp sönüyo. meraba diyom arada.

salı günü gebzeye gidicem.
tabi cuma ve pazartesi olan pratik sınavını atlatıp hayatta kalabilirsem. bu akşam dişleri gömücektim güya çeneye, üşendim. (ders anlatmıcam merak etmeyin)

haftaya cumartesi yola çıkıcaz. tatili özledim.
ilk defa önceki senekiyle aynı otele gidicez, sıkılmam umarım. geçen sene bütün gün gazete okumuştum gerçi havuzun kenarında. bu enerjisizlikle sonum yine aynı olcak gibi. okul yaşlandırdı beni.

yurt da yalnız bırakmadı yaşlandırırken. şu ortama bakar mısınız bi

böyle bi ortamda 4 kişi yaşamaya çalışıyoduk. hijyen, beslenme falan yok. kurumuş ekmeği ıslatıp yemiştim açlıktan. (sol üstte görünen kısım benim yaşam alanımdı)



tatil yolunda arabayı kullancam. ilk yokuşta el freniyle kalkmayı denicem çünkü şehir içinde yokuşlarda kalkarken araba acayip geriye kayıyo. bi gün birine vurmaktan korkuyorum.
hadi araba neyse de arkadaki arabayla aramdan biri geçerken ben fazla geriye kaydırsam aradan geçen insanı sıkıştırıp sakat bırakabilirim. öğrenmem lazım.


gebzeye dönünce bloga yazı yazasım kaçıyo. şu son günlerimde yazayım biraz, sonra istesem de yazamıyorum. bişi gelmiyo aklıma gebzede.
gerçi burda da yazamıyorum ya, neyse.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

ne mimmiş be

yangın mimi kadar hızlı yayılan mim görmedim.
yangının kendisi olsa bu kadar hızlı yayılamazdı herhalde.

mim. tersten okusan da aynı, ne garip

mimlenmişim.
tam şu anki bakışınız -.- bu di mi. ee ne var bunda diyosunuz, haklısınız.

ama çok akıl almaz bişi var bu mimde (heyecanlandınız, kalp atışlarınız hızlandı falan). beni 2 kişi mimlemiş ve konu aynı!!
heyecandan yerinizde duramadığınızı, oturduğunuz yerden kalıp evin içinde koşturarak "koşun lan ne garip bişi olmuş" diye bağırdığınızı biliyorum. hatta bazılarınız telefonda rastgele numaralar çevirerek bu olağanüstü durumu paylaşmak istiyo insanlarla. heyecan yapmayın, sakinleşin ve yazıyı okumaya devam edin.


evet, b3ngü ve Nora tarafından mimlenmişim.
konumuz Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız neyi kurtarırdınız?



önce kendi götümü kurtarırdım. ama kendimizi kurtarmayı olayların dışında tutçaz sanırım, eşyalardan birini kurtarmamız gerekçek.
bi eşya seçmek zorunda olsam bu muhtemelen bilgisayarım olurdu. fiyat/boyut oranını düşündüğümüzde en taşınabilir pahalı alet bu evin içinde. pahalı diyorum da ikinci eli 1000 lira falan olur, öyle aşmış bişi değil. ama kalkıp koca televizyonu söküp götürcek halim yok. ya da ne bileyim buzdolabı pahalı diye sırtlayıp indirmem aşağı.

evet, bilgisayarımı kurtarırdım ben.
hem içinde bissürü şey var (boş zamanlarımda dünya dengelerini düzenliyorum da ben). 
dur lan, bi elimde bilgisayar olur, öbür elim boşta. 2 şey kurtarabilirm ben.
kurtarcaam 2. şey de annemlerin bilgisayarı olurdu. elim boş diye çamaşır makinesini sürüklücek halim yok, yine bilgisayarı alırdım.


mimleme sırası bende. aldığım mimle mimlediğim kişiyi eşit tutuyorum bildiğini üzere (hadi itiraf edelim, kimse bilmiyodu bunu). bu sebeple 2 kurban seçtim kendime. BuRCu ve Mefisto.
hadi dolduruverin efenim şu mimi.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

albüm, nil, tropico 3, ders falan

gugıl görsellerde köpek boku yazıp aratınca benim blog görünüyo. sonuda hak ettiğim yerdeyim, köpek boku seviyesi.


bugünkü biyofizik sınavıyla 3 baba teorik finalini (biyokimya, mikrobiyoloji, biyofizik) bitirmiş bulunmaktayım. iyi geçti sınav. mikrobiyolojiden zaten geçmiştim, bugün de biyokimya açıklandı, geçmişim.
ilk defa bi dersten kalmadan bitircem dönemi, mutluyum.


telefonuma 2 seneden beri yeni hafıza kartı alıcam. evet, 2 sene.
512 mb şu anki kartım ama bana kalan 200 mb kadar bişi. kalanında oyunlar, sesler, videolar, fotooraflar falan var. 2 albüm yükleyebiliyorum yani.
merak etmeyin, bağlıcam konuyu.

şimdi ben ritüelleri severim. final döneminde de 3 ritüelim var.
1- mavi gömleğim (olmazsa olmaz)
2- sınav çıkışı kek alıp minibüste yemek (toksam olmaz)
3- yolda super taranta albümünü dinlemek (kulaklığımı unuttuysam olmaz)

3 baba sınav geçtiğine göre ritüelleri bi tarafa bırakıp super tarantayı sildim, yerine declaration of dependence albümünü yükledim.
böylece 4. imparator tahta çıktı.
2 albümün biri system of a down'a ayrılmış vaziyette, o kolay kolay değişmez. albüm de değil, sevdiğim şarkıları var hatta. albüm ayıramıyorum kendilerinde.
öbür albüm hep değişir. sırayla
serj tankian - elect the dead, imperfect harmonies
beirut - gulag orkestar, the flying club cup
gogol bordello - super taranta
kings of convenience - declaration of dependence

bu da 1 ay falan götürür muhtemelen. daha sonra ne koyucaamıza bakarız.
ve bu tarzda iyi bi albüm bilen varsa ve önerirse dinledikçe kendisini hatırlarım.





nilin yeni bi şarkısınde bi cümle geçiyo.
hakkında her şeyi duymak istiyorum, bu aşk değil de nedir?

efenim bu aşk değildir.
aşkta her şeyi duymak istemezsin, duymak istediklerini duyarsın. kalp beynin önüne geçtiği için olayları geniş düşünemezsin, önemli ayrıntıları kaçırırsın. işte bu noktada dışardan bakan birinin olaya müdahale etmesi iyi olur.

o her şeyi duymak istediğin zaman ilişki başıdır. tanımak için her şeyi duymak istersin. daha sonradan kalp beyin fonksiyonlarını engeller. kısa vadede mutlu edici, uzun vadede mutluluk emici döneme girersin bu perdelemeyle.





tropico 3 diye bi oyun oynamaya başladım. ve yine beceremedim. son zamanlarda hangi oyuna el attıysam beceremeden bıraktım. finaller yüzünden kendimi oyuna veremiyorum.
tropicoda bi şehir yapıyosunuz. öyle işte, karmakarışık. bissürü seçeneğiniz var.
mesela benim izlediğim yol amerikayla ilişkilerimi aşmış dereceye getirip sovyetlere sırt dönerek kapitalizmin kölesi olmaktı.
yaptım, turizm geliriyle şehir şahlandı gitti. millet kulübelerde yaşarken ben halkı önemsemeyip en modern otelleri diktim sırayla.
tabi böyle fazla elitist takılınca nüfusum düştü, işçi kalmadı. hani bi laf vardır; herkes doktor mühendis olsa çöpleri kim toplucak diye. heh, yaşayıp gördüm bunu, kimse toplamaz.
inşaat işçim kalmadı.
para akıyo resmen, üniversiteler dolu ama işçi yok. işçi olmayınca o dolu hazine hiçbi işe yaramıyo. bütün inşaatlar durdu.


en sonunda da bi isyan çıktı, hükümet binasını yerle bir ettiler ve kaçınılmaz son; game over.
isyandan önce sağda solda minik minik eylemler çıkmıştı, takmamıştım. takmak lazımmış. viva presidente! diye bağıran azınlığa kandım.

bundan sonra akp mantığı uygulucam. okul açmıcam, halkı aç bırakma pahasına maaşlarını kısıcam. daha sonradan eğitimsiz toplumdan ve kömür makarnaya muhtaç edip bunları verdiğim kesimden oyları toplucam.
adamlar siyasetçi, iyi plan yapmışlar. sıra bende.
kömür dağıtma özelliği yoktu ama sanırım.

3 Temmuz 2011 Pazar

ders (3 konu var toplamda ama ortak nokta bu)

ortaokula giden kuzenime fen bilgisi çalışırırken akciğer içi basınca intraplevral basınç, kaburgaya kosta, kulakçıkla karıncığa atrium ve ventrikül dediğimden beri fen bilgisi çalıştırmıyorum. çalıştır demiyolar yani.
amacım bu değildi ama iyi bi şey yaptım kendim için sanırım.

onun yerine matematik çalıştırdım. zavallı yavrucek daha x nedir bilmeden ben sağa sola x yazınca bildiği iki gram bilgiyi de ekmeğin arasına koyup yedi. çarpma işlemini de X olarak yapıyolarmış daha. ben ne bileyim, nokta koyup geçiyodum, söyleseydi o ne diye. he söyledi de 10 dakika sonra. o ilk 10 dakika boş geçti yani.
(sonraki 30 dakikanın da dolu dolu geçtiğini söyleyemem)


başka bi kuzenime fizik çalıştırmıştım. seviyorum fizik çalıştırmayı. kız gitti dil bölümünü seçti. halbuki ben onu fiziğin renkli dünyasında ne yolculuklara çıkarcaktım. üzüldüm.

onun yerine eski sevgilime fizik çalıştırmıştım. mis gibi soru hazırlamıştım atışlı, nehirli, momentli karmakarışık bişi. moment görmedik diyince kocca soru kalmıştı elimde.
halbuki vektörden sonra hemen göster momenti. bağlantılı konular. hem atıştan önce moment mi olurmuş? önce momenti öğrensin yavrucekler, daha sonra gösterirsin atışı da.
benim korkum modern fizik anlatmaktı, gerek kalmadı anlatmama. beceremezdim çünkü.

lan o ne biçim bi konudur öyle. aynştayn maynştayn diye diye kan almışlardı bi yerimizden. fizik seven insan ben bile tiksinip bırakmıştım dinlemeyi.
fizik sever derken karşılıksız değil bu sevgi, o da beni severdi. dershanede testleri en çabuk bitiren bendim, össde de fizik1'de yanlışım boşum yoktu sanırım (havamı da atarım). fizik2'de vardır ama, modern var çünkü.

biyoloji de 2 yanlış bi boştu diye hatırlıyorum toplamda. fena değil yani.
böyle ayrı ayrı gayet çekilir dersler olsalar da bi araya gelip biyofizik adını aldıklarında modern fiziğin 5 katı vurucu güce ulaşıyolar. pazartesi sınavda ne yapıcaamı çok merak ediyorum.

feni batıran kimyaydı. sevmedim, sevmiyorum, sevmicem. biyolojiyle fizikteki yanlışla boştan fazlaydı burdaki hatalarım. sevmiyorum seni kimya.


yazının başındaki amacım farklıydı aslında. çalıştıramamayı yazcaktım, öss bilgisi verdim. neyse bişi daha diyim, hava atayım. mat1 30 doğruydu. sayesinde hacettepeye geldim.
hey gidi günler...



dur dur baştaki konuya dönelim.
komşunun kızına ders anlatmıştım bi de. geometri, üçgende alan.
konuyu unuttuğum için anlatamamıştım aslında. tek başarısızlığım buydu, kızı görünce hala utanıyorum.

o kızın abisi de benden 2 yaş mı ne büyüktü. niye bu bilgiyi verdim? çünkü önemli.
ben ilkokula giderken annem öğlenleri bu arkadaştan ders anlatmasını istermiş. konuları önce öğlen kendisi anlayıp akşam bana anlatırdı. öğrenince vay be demiştim.
üniversiteye geldim, hala beraber çalışıyoruz. ben okuyorum ona, anne-oğul öğreniyoruz. konu tıbbi şeyler olunca ilgi çekici oluyo.
kuzenlerimle de mikrobiyoloji çalışmıştık. ailede var çalışma aşkı.

babam ingilizce çalıştırırdı. liseye kadar idare etse de daha sonradan benim kendim öğrenmem gerekti. lisede almanca gelince annemden yardım bekledim, unutmuş her şeyi onu da kendim öğren(eme)dim.


obareeey iyice dağıldı konu. yazıyı bitirmezsem önünü alamıcam.
he bi de bişiy daha diyim.
annemin dersleri babama göre daha iyi gibi dursa da babamın diploma notu annemden yüksek. bilgisini mi kıskanıyo benden naabıyo anlamadım.

(ve kabul ediyorum, gökan çok bozdu)

2 Temmuz 2011 Cumartesi

doktor korkuyorum

deminden beri
http://sn109w.snt109.mail.live.com/default.aspx?rru=inbox&wlexpid=[burada milyon tane sayı var]&wlrefapp=2

adresinden bloga giriliyo. tırsmaya başladım doğrusu. maille blog adresim mi dolaşıyo nooluyo?
biri olum şunu dövecez bak, yaşadığı yeri, bilgilerini, dış görünüşünü falan iyi ezberleyin mi diyo acaba?


tuzak mı kuruyonuz lan bana O.o


ekleme: artmaya da devam ediyo. durduramıyoruz efendim
ekleme 2: geldikçe geliyolar efendim, biz de tırsmaya başladık
ekleme 3: geçti efendim, siperlerden çıkabiliriz

Googhan

is back...


evet, kendinden emin bi giriş olsa da yazı fos. yani öyle olucaanı tahmin ediyorum, çünkü konu değişik bu sefer.

ilk blog adresim googhan.blogspot'tu. bundan 2 sene önce bi arkadaşım demişti blog diye bişi var, yazsana sen de diye. ben de heyecanlılaştıramadıklarımızdanmışsınız başlığıyla ilk yazımı yazmıştım.
başlarda öylesine, kendime yazıyodum yazılarımı. ilerde okurum hatırlarım diye.
sonra hacettepeyi kazanınca daha çok yazmaya başladım. ailem adresi biliyodu ve yaptıklarımı yazıyodum ben de buraya. ne yaptığımdan haberleri oluyodu sürekli. haber verme aracıydı.

o zamanlar kimseyi izlemezdim, kimse de beni izlemezdi. izlenmek ya da izlemek pek önemli değildi benim için. 2 amacım vardı zaten. geçmişi hatırlamak ve ailemi hayatımdan haberdar etmek.

daha sonradan lan dedim, buranın amacı bu değil. amacı dışında niye kullanayım ki?
ben de başkalarını izlemeye başladım. iyi ki de başlamışım çünkü böylesi daha eğlenceliydi. beğendiğim yazılar olunca izlemeye aldım ve zaman ayırıp okumaya başladım. izleyince ben de izlendim.

heh, işte burda bi değişiklik gerekiyodu.
çünü kendi kendime çalıp oynarken takır takır küfürleri, argo kelimeleri yazardım buraya. e tanımadığın birinin bunları görmesi hoş olmazdı. ben de yazı tarzımı değiştirip daha efendice yazmaya başladım. daha iyi oldu bence böyle.
sayfa düzenini falan da değiştirdim, bu da daha iyi.


20 50 100 derken 200 izleyicim oldu. hiçbi zaman beni izlesinler diye kalkıp birini izlemedim. ya da beni izleyen birini karşılık olarak izleme listeme almadım. eğer yazıları güzelse diğer şeyler önemli değildi benim için, izlerdim.
artan izleyicim 'sosyallik krizi' olarak da tanımlandı biri tarafından. tabi kendi düşüncesi, saygı duymak lazım ama yanlış düşünce. sosyal olmak istesem burda işim ne benim, dışarı çıkarım.


dur dur zaman sıralaması yanlış oldu.
izleyici artışından önce ben sitenin adını değiştirdim. neredeyse 2 senedir kullandığım googhan bi süreliğine yerini başka adreslere bıraktı daha sonradan tekrar kullanılmak üzere.
tl-ytl-tl gibi düşünebiliriz. yazı tarzındaki değişiklikte başka adresleri kullandım. geçiş dönemi bitince de tekrar googhanı kullanmaya başlıyorum.


diğer adreslerde bi yabancılık oldu hep. benim değilmiş gibi geldi. tekrar googhan olunca evime dönmüş gibi hissettim. bi daha değiştirceemi sanmıyorum. googhan olarak başlayıp googhan olarak bitircem blogu.





tek konuda yazmıyorum pek, 2. konuyu da yazayım bi kerede bitsin hepsi.
bugün okula çıkmış soruları almaya gittim. kırtasiyeye aslında, okul değil. neyse, gittim aldım soruları, 65 kuruş.
yol param 4 lira.
alacağım şeyin 6 katı kadar yol parası verdim, sinir bastı. dönüşte de minibüste kavga çıktı, müziği kapatıp dinledim. eğlenceliydi.

1 Temmuz 2011 Cuma

cities in motion ankara edition [bir ankara taşımacığı]

cities in motion diye bi oyunu oynamaya başladım.
şehir içi ulaşımla alakalı bişi. otübüs, tramvay, metro neyin yapıyorum, insanları ordan araya taşıyorum.

taşımacılık ciddi zor işmiş azizim. trafik sıkışıyo, senin bi suçun yok belki ama fatura yine sana kesiliyo. vay efendim otobüs niye geç kalmış! lan kaza olmuş, trafik var nasıl gelsin otobüs. kaldırımdan mı getirelim 10 metrelik aracı?



bi özellik aradım, yoktu. ankarada var bak bu özellik. öğrenci olman sana indirim yapılacağı anlamına gelmiyo.
şimdi burda EGO var, şehir bizden sorulur mantığıyla belediyeyle işlerin yarısı bunlarda. elektrik gaz otobüs müydü öyle bişiydi galiba açılımı da.
nesye açılımını geçtim, mantığı saçma bunların.
şimdi öğrencisin ve öğrenci kimliğin var. işte bunu göstererek otobüse indirimli binemiyosun. illa belediyeye para verip öğrenci kimliğine uyduruk bi barkod yapıştırıyolar, onunla kanıtlıyosun öğrenci olduğunu.
nerden para koparcaanı şaşırdı melih.

metroda daha rahat indirimli bilet kullanmak. güvenliğe en uzak turnikeden geçersen indirimli indirimli bilebilirsin metroya. 2 senedir hiç yakalanmadım.
ama otobüste kaptan indirimli bilet kullandırtmıyo. kavga falan çıkıyo sürekli.
bikaç kere de ben çemkirmiştim.


işte bu özellik yok oyunda.
öğrenciye indirimli bastırmayacak kaptan işe alamıyosun. accık programlama bilsem hemen bununla alakalı bi kod yazardım.

{
  when;
      # öğrenci indirimli bilet bastığında/
-
    response;
 driver-
       "pasoyu göreyim.
\yok, öğrenci kimliğini kabul etmiyoruz. bi tane daha bas"
-
    [öğrenci has two ways]
way 1/
      "tamam abi"
{add driver respect +1}
-
way 2/
       "neden? öğrenci olduğumu belediyeye ispat etmek zorunda mıyım ben?
/kimliğim öğrenci olduğumu belirtmeye yetmeli"
    {revolt risk in bus +3}
    {argument possibilty %100}
 /
  }



heh, işte böyle bi kod yazarsam olur sanırım istediğim özellik.

eleştiriler

stabil insan ben radikal bi değişiklikle yazı stilimi değiştirdim. benim için büyük, insanlık için küçük bi adım.

niye değiştirdim, dünkü yapıcı eleştiri yüzünden. dün aslında 2 eleştiri geldi blog hakkında.
şimdi efenim dedi ki bu insan, yazı stilini değiştir, okuyasım gelmiyo dedi. gece gece yazı stili değiştirilmeyeceği için (büyük uğursuzluk getirir) yarın değiştiririm diyip şikayetini işleme aldım.

diğer eleştiriyse başka bi insandan geldi. olum adam ol, o yazıları kaldır diye.
mesajda dövdürürüm seni yazsa hemen silerdim ama öyle demediği için silmicem. yerinde olsam derdim dövdürürüm seni diye, ondan çok korkarım ben çünkü.

hani böyle yazması istenmeyen gazeteciler tehdit edilirler ya, öyle oldu bu da. topuğuna sıktırırım dese direkt kapanırdı blog. topuk konusu önemli, bu konuda kendimi riske atmam.
çünkü topuğuma sıkılırsa çömelemem.
çömelemezsem yurdun alaturka tuvaletine özgürce sıçamam.
sıçamazsam mutsuz olurum.
sonuç olarak topuğuma sıkılması beni mutsuzluğa götüren olaylar zincirini ateşler.


neyse efenim yazı stilini değiştir ve adam ol, kaldır yazıları şikayetlerinden sonra başka konulara yelken açalım.
sevgili biyokimya anabilim dalımız optikle yaptığı sınavı hala okumadı. 130 tane kağıdı tarayıcıya koyacan, o pıtır pıtır okucak. daha sonradan notları bilgisayara geçircen ve iş biticek. bu kadar.
5 gündür hala okunmadı. sınav günü akşamı bile okuyup yayınlanabilirdi halbuki.


bilgisayarımın işlemcisini değiştircem. garantisi dolmadan 1 hafta önce işlemciyi alıcam ve garanti dolduğu gün saat 00.01'de içini açıcam bilgisayarımın.
hangi mantıkla 4 gb ram ve1 gb ekran kartı olan bi bilgisayara 2.2 ghz'lik işlemci taktınız lan, manyak mısınız siz?
tamam ekran kartının serisi bok olabilir ama bu 2.2'lik bi işlemci takmanızı gerektirmez dostlarım. sizin yüzünüzden binbir zahmetle yüklediğim gta 4'ü oynayamamıştım.
ahlaksızlar.