30 Haziran 2011 Perşembe

gökanı ne mutlu eder?

yazacak konu bulamadan başladım yazıya. aslında var konu ama nası anlatçaamı bilemiyorum.
konu; saygıdeğer blog yazarlarının klavyelerinde akrep olması.

kaç gündür bi hevesle yazı okuyayım diyorum, çok az yazı yazılmış. yarım saatte bitiyo bütün yazılar. takip ettiğim yazarlar mı az yazıyo yoksa herkes mi bilmiyorum ama olmuyo böyle azizim.
salak, eski yazıları oku o zaman demeyin, sevmiyorum eski yazı okumayı. bişi fark etmiyo gerçi ama ne bileyim, yeni yazı okumak daha bi güzel oluyo.



neyse başka konuya geçeyim.
2 haftadır halamlarda kalıyorum. final zamanı yurtta kalmıcaktım. çünkümküm hem yurda 1,5 ay boşuna para vercektim, hem de yurttaki beslenme ve hijyen durumu yerlerde sürünüyodu. odada adım attıkça toz kalkıyo yerden.
kızlar viledayla falan siliyolar ama bizde yok tabi öyle şeyler. toz toprak içinde yaşam mücadelesi veriyoruz.
beslenme zaten berbat. bütün gün dışardan kuru şeyler yemekten kakam %0.03 oranında su ihtiva etmekteydi. koyun gibi pıtır pıtır sıçıyodum.

evet, bokumun özelliklerini bi tarafa bırakırsak (bırakmadan bişi daha söyliyim; onyüzbinmilyon zeytin sıçıyo gibiydim. minik minik zeytinler vardı hep) şimdiki koşullarım gayet insana yaraşır vaziyette.
temiz bi ortamda yaşıyorum. bildiğimiz ev yani, yurt gibi 1 cm toz yok yerlerde.
her öğün sulu yemek yiyorum. (tabire bak, esnaf lokantası mı lan burası?)
ve bu sulu yemeğin sonucu olarak ideal sıçıyorum. (bu konu benim için önemli)
ideal sıçınca da mutlu oluyorum. (önemli olduğunu söylemiştim)

demek oluyo ki mutluluğumun kaynağı sulu yemek yememde.
su demişken aklıma geldi, evde su tüketiminin yarısını ben gerçekleştiriyorum. hatta benden başka kimseyi su içerken görmedim şimdiye kadar. kola, kayve, çay ve meyve suyuyla günlük su ihtiyaçlarını karşılıyolar sanırım.




pazartesi biyofizik finalim olmasına rağmen hala hayvani çalış(a)mıyorum. mikrobiyoloji ve biyokimya sonrası rahatlamayı bekliyodum ama bu kadar da olmamalıydı.
annem de çalışma isteğimi alıp götürüyo zaten zor ders değil o diye. öyle dedikçe zaten atom kadar olan isteğim iyice küçülüp elektrona dönüşüyo, vıjjj diye kayıp gidiyo.



2010 lys biyoloji sorularını çözdüm. seneye biyolojiden ders falan veririm belki, bi bakayım durumuma dedim, pek hoşnut olmadım.
sadece 2 yanlış çıksa da 2 seneden beri biyolojiden başka bi bok görmediğim göz önüne alındığında pek de iç açıcı bi tablo oluşmuyo. ben en iyisi geometri dersine odaklanayım.

açı dershanesinden aradılar gözetmenlik için. cumartesi gelebilir misin dediler, yuk dedim. çünkü biyofizik çalışçam. zaten açıdaki öğrenciler sevmez beni, disipline boğmuştum sınıfımı zamanında.

29 Haziran 2011 Çarşamba

tedavi

birinciyim birinciyim diye hava attığım tedavi labında yere batasım geldi bugün.

mis gibi dişlerimi yaparken hocaya amalgam liner'ı sadece 4 numaralı dişe mi sürcez diye sormamla başladı rezillik. ben böyle sorunca kendisi de amalgam liner niye sürülür diye sordu.
ta-taaaam
sorunun cevabını bilmiyorum. sürmem gerektiği için sürmüştüm şimdiye kadar ama sebebini sorgulamamıştım hiç.

ben düşündükçe hocanın gözler büyüdü. ben düşündükçe büyüdü. ben düşündükçe büyüdü büyüdü büyüdüüüü
ve o anda artık aklıam gelen en mantıklı şeyi söylemem gerektiğini hissettim. amalgam dişe tutunsun diye hocam.

cümlem biter bitmez o büyük gözlerin içindeki alevi gördüm. gözlerden alevin gerçekten fışkırabildiğine inanıyorum artık. minik bi alev topu vardı çünkü orda.

aferim. ısı yalıtımı için kullanılmaz di mi amagam liner? sorusunun içinde cevap, öfke, öğretme aşkının eşsiz karışımı vardı.
karışıma el sallayıp meraba dedikten sonra tamam diyip yerime geçtim ve ISI YALITIMI İÇİN amalgam liner'ımı sürdüm.




sanırım pek sevgili pirefesörüm bu konuşmayı duymamış, çünkü yanından geçerken "nası gidiyo dişin?" diye sordu. "ehe iyi hocam, öğlenden önceye yetiştiremem ama iyi yani" diyip habersizliğinin mutluluğunu yaşadım. "aceleye gerek yok zaten, düzgün gitsin de" diyip hızımı onayladı.
oonlar biiilmez oonlar biiilmeeez bakarlaaar yüzümeee



iletişimden A1 almışım. ilk A1'im zannediyodum. transkriptin çıktısını alıp duvara asçaktım ama baktım şimdi dönem 1'in 2. döneminde 3 tane A1 varmış.
yardırmışım zamanında. gençken yapardık tabi azizim, şimdi tek tük.



sırf ders yadım. neden?
çünkü bütün gün ot gibi oturuyorum evde, hiçbi şey gelmiyo başıma.
halbuki zamanında ne güzel bombaların üzerinden falan atlardım, bi heyecan olurdu. şimdi bildiğin otum.

28 Haziran 2011 Salı

the akkermans

annemle sınavda 58 almam yeterken 68 civarı alacağımı konuşurken arkadan "okula fazladan not bırakmasın" diye bağırarak aldığım 10 puanı okula hibe ettiğimi düşünen bir babam var.
aynı baba ben ankaraya gelmeden "sınavlarda bildiğin sorulardan başla tamam mı" diye taktik vermiş insandır.

e böyle bi babanın sınavda 50 puan alsam yeter diyip yatan bir oğlunun olması son derece doğal. bu mantığımın oluşmasında suç benim değil yani.



protezde metal dökümü ve dökümün akmasını anlatırken "içine yağ sür, kolay aksın" diyen bir dedem de var mesela. babamın mantığının temelini kimin attığını da görebiliriz burdan. (metal 850 derecede akar. söz konusu yağ varoluş felsefesini sorgular o sıcaklıkta)

aynı dede ekmek yemiyorum diyerek taze fasulyeyi ekmeğin arasına koyup öyle yedirmiştir bana. ekmek arası taze fasulyenin patenti kendisine aittir.
ve bu kişi çıkan kaplamasını diş hekimine giderek taktırmak yerine evde japon yapıştırıcısıyla yapıştırmıştı yerine. yine olsa yine yapar, kimse durduramaz onu. ben bile yok öyle olmaz diyemem, çünkü ona göre öyledir ve çıkan kaplamalar yerine japon yapıştırıcısıyla yapıştırılmalıdır. diş hekimine gitse o da benzer şekilde yapıştıracaktır. bu bilginin sorgulanabilirliği yoktur.



işte labda işleri hocaların gösterdiği şekilde yapmak yerine kendi kafama göre yapmamın sebebi bu. böyle bir aileden gelen bi insan başkalarının sözünü mü dinler, kendi doğrularının peşinden mi gider?
tabi ki kendi doğrularının peşinden gider. çünkü soyadı akkerman olan herkes sahip olduğu bilginin tek ve tartışılmaz bilgi olduğunun bilincindedir.

o kadar net!

27 Haziran 2011 Pazartesi

mim (son m harfinde dudaklarım arasından elektron bile geçmez. o derece kapalı)

b3ngü tarafından mimlenmiştim geçen hafta. biyokimya sınavım geçsin doldurcam mimi demiştim, şimdi dediğimi yapma zamanı.

efenim mimin konusu şu:
Mim konusu: Tam şu anda, evet tam şu anda nerede olmak ve ne yapmak isterdiniz? Ve o yerde dilinize dolanan ilk şarkı ne olurdu? Ve resmini de koyun




aha burda olmak ve o müziğe tek bir notayla da olsa katkı yapmak isterdim. elimi masaya falan vurup oradaki olaya minnacık bi katkı yapsam mesela ne güzel olurdu. adamlar (+kristin ferebee) eğleniyolar resmen.

dilime dolanan şarkıyı söylemeye gerek yok sanırım. zach dese "gel sen de bi kuple oku", orda dilime in the mausoleum dolansa. beraber söylesek. hatta dur, ordan çıkıp şuraya gitsek mesela


orda zach ukulele çalsa, soora jason kendi ukulelesini uzatıp bana "al sen de çal ciğerim" dese. nick bi bira açıp uzatsa. ben resmen adamların sırtından geçinsem...

işte tam böyle bişi istiyorum şu anda.
he olur mu? olmaz tabi ama en azından konserlerine gidebilirim. türkiye turne programlarında yok ama belki ilerde gelirler. inanıyorum, gelecekler.
ve o gün orada bütün şarkılarına sesim kısılana kadar eşlik edicem.



mimleme sırası bende. aldığım mim - mimlediğim kişi eşit olmalı. bu yüzden tek bi kişiyi mimliyorum.
bana blogda en çok yol gösteren okuyucum ve %21 indirime sahip yorumcum BuRCu, mimlendiniz efendim.

geç-tim

biyokimya sınavı beklediğimden iyi geçti. (beklediğim 58, iyi geçen 65. öyle aşmış bi iyilik değil yani)
sınav çıkışı cevapları kontrol ederken 7 yanlış 1 doğruyla başlayınca kontrole bi umutsuzluk kaplasa da içimi arka arkaya gelen doğrularla valaealelaelae moduna girdim hemen.
düşünsene, sınıfı geçmek için en kötü 23 doğru, 17 yanlış yapman gerekiyo, senin 1 doğru 7 yanlış.
kesin emin olduğun 20 sorudan 2 soru satmış seni, onlar bile yanlış. salladıkların ne haldedir kim bilir.

ama salladıklarım sağolsunlar kurtardılar beni, 26 doğru, 12 yanlış ve 2 hatırlayamadığım soruyla biyokimyayı geçeceğimi düşünüyorum. tabi sonuçlar açıklanmadan hiç belli olmaz, bi bakarsın kalmışım.



mikrobiyolojiden de B2 alıp geçmişim. zaten geçiyodum ama notumu transkriptte görmeden rahat edemiyorum. gördüm rahatladım.



peki finallerim nasıl oluyo da bu kadar iyi geçiyo?
tamamen uğurlu gömleğim sayesinde.

geçen sene de bu gömleği giyip girdiğim sınavların hiçbirinden kalmamıştım, bu sene de birer birer geçiyorum. fala, burçlara, kadere, duaya falan inanmasam da gömleğe inanırım arkadaşım. o gömleğe inanılır.
en bok sınavlarımdan bile geçtim sayesinde. giyince bi güven duygusu kaplıyo içimi, rahat giriyorum sınavlara.




(konuları farklı renklerde yazınca daha rahat anlaşılıyo sanki)

26 Haziran 2011 Pazar

bu sefer biyokimya

yarın biyokimya sınavım var ve mikrobiyolojide yaşamadığım stresi yaşıyorum.
bi kere amacım çok şey bilmek değil, az şey bilmemek. çünkü bi taraftan öğrenirken diğer taraftan unutuyorum sürekli. hiçbi zaman tam olarak bilemicem konuları. fak!

mikrobiyoloji en azından eğlenceliydi biraz. bildiğimiz hastalıklar falan vardı. zona çıkarmak için önce su çiçeği çıkarmamız gerektiğini öğrendim mesela.
insanların %95'inin uçuk virüsü taşıdığını ve bu virüsün vücudumuzdan hiç gitmediğini.
ya da bazı cinsel hastalıkların öpüşmeyle bile bulaşabildiğini öğrendik. ailedeki şoku düşünemiyorum. masum bi öpücükle (yanaktan olacak kadar da masum değil, dudaktan öpme) milletin genelevlerde kaptığı hastalığı kapıyosun. rezillik resmen.
soooraa şey öğrenmiştik mesela, listeria monocytogenes adlı hoş bakterimiz -1 derecede bile yaşayabilir. buzdolabında üreyebilen bakteri olarak geçiyodu. etlerde vardı sanırım bu bakteri.
eğlenceli kısımları var yani, bunu demek istiyorum.

biyokimyada yok böyle şeyler. anca enzim ezberliyoruz. he arada olmuyo mu böyle eğlenceli bilgiler? oluyo.
mesela kolestrerol UV altında vitamin D'ye dönüşüyomuş. öğrenince vay canına demiştim. vitamin C de kollajen yapımını arttırıyomuş, vit C eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığında diş eti çekiliyodu. demek kollajen eksikliğindenmiş.
anca böyle oluyo biyokimyanın eğlencesi. çok az.


daha ortasına bile gelemedik finallerin.
artık insanların "finallerin bitmedi mi?" sorusundan sonra, "yok 15 temmuzda bitiyo bizim finaller" demekten ve gözlerindeki acıyan bakışlardan sıkıldım. bitsin artık bu çile.



aha şu vidyo da sana gelsin biyokimya

25 Haziran 2011 Cumartesi

kardeş kafan mı iyi? (saçmalıyorum, ne var)

bugün adam gibi dediğim tek oyunum da sıçtı batırdı. europa universalis 3 dedik, bağrımıza bastık, yaptığı saçmalığa bak.



lan dingil, aynı anda portekizle hem müttefik hem düşman nasıl olabilirim? (ordaki castille benim)
zaten bokluk 1 ay içinde 3 büyük savaşa girmemde. ben kimseye saldırmazken karşımda bi anda avusturya, milan, fransa, aragorn, portekiz, memlük gibi büyük devletleri buluyorum. yanlarındaki minikleri saymıyorum bile. avusturya ve wallachia girince alman prenslikleri de kıllandı benden (hainaut hariç, o kankam).


korktuğumdan değil, savaşırım savaşmasına ama müttefiklere bak, hainaut, naples.
hainautun minnacık ordusu var, en boktan düşmanım wallachia bile ezer geçer onu.
naples desen ondan beter. daha 6 ay önce çıkan isyanlar yüzünden vasalım yaptım, benim himayemde ordusuz ordusuz duruyo kerata.
bi rusya savaşa girmedi büyük devletlerden. onunla aramız bayağı bi bozuktu aslında, uyarı falan göndermişti olum adam ol diye. onun savaş açmasını beklerdim
he bi de britanya tarafsız kaldı. onunla aramız iyi.

tam demiştim aha oyunumu buldum diye, bu da sıçtı. doğru düzgün strateji oyunu istiyoruz arkadaşım. ya birinde fili öldürüp onun etinden adam yaparsın, ya da minnacık binadan koca koca arabalar çıkarırsın.
10 tane saçma sapan oyun yapıcaanıza oturun bi tane adam gibi oyun çıkartın. (evet, age of empires ve command and conquer serisine saçma dedim. bi sorun mu var!?) (hatta daha da ileri gidip yıllarca süren seferlerde tek bi asker bile ölmeyen total war serisine de saçma diyorum!)

sinir bastı ya.
hearts of iron 3 var bi de, onu denicem sınavlardan sonra.

23 Haziran 2011 Perşembe

okul falan

bugün 15 dakika çalıştığım finale girdim. ya o bana girerse düşüncem hep içimi kemirse de sınavdaki disiplin yokluğu sayesinde geçtim dersten. kopyanın canını yiyim.

yanımdaki insan sürekli soruları soruyodu bana. beşin cevabı ne? peki sekiz? diye.
en sonunda kızıp kağıdımı verdim kıza al geçir hepsini tek tek diye. kızgın halimle bile insanları kırmamaya çalışıyorum. off diyip önümü dönsem elime ne geççekti? hiçbi şey.
ama böyle yapınca hem gerginlik olmadı, hem kardeş kardeş yardımlaştık birbirimizle. bunlar güzel şeyler.

arkamdaki insana da kopya verdim, sağ olsun bi sorum yanlışmış düzelttik beraber. bunlar da güzel şeyler.



çıkışta yemekaaneye gittik. brokoli varmış dediklerinde gözüm O.O na bu kadar açıldı. brokoliye ölünür.
ama sevincim yemeğe kadar sürdü. çünkü masadaki herkes (7 kişi) brokoli seviyomuş. hay şansıma tüküreyim dedim.
bi keresinde daha kalabalık gitmiştik, 15 kişi falan. orda nerdeyse kimse brokoli yemiyodu, hepsinin brokolisini ben yemiştim. kendi yemeğimi bırakıp başkasının salatasına abanmıştım. ayıp.
brokoli yemeyen grup erkeklerden oluşuyodu, çok iyi olmuştu. bugünküler sırf kızdı. demek ki bi daha brokoli günü kızlarla yemeğe gidilmicek.



2 haftalığına geldiğim halamlarda 1 ay kalabilirim. tedavinin sınav süresi benim bildiğimden 2 gün daha uzunmuş. 6 günlük tatilde eve döncektim, sonra tekrar gelcektim ankaraya.
ama şimdi 4 güne indir tatil. o kadar yolu gitmeye değmez şimdi. yorulduğumla kalırım.


protez pratikte 66,33 ortalamayla birincilikten bir hayli uzağım. ilk 10'a girmişimdir ama amacım 1. olmaktı benim. tedavi pratikteki dönem birinciliğimi protezle taçlandırayım demiştim, olmadı.
(yazar burada okurlarına güven veriyo ilerleyen zamanlar için. hasta toplamaya çalışıyo pratiklerim iyi diye)

parantez içi doğru ama valla iyi pratiklerim. olum çok pis dolgu yapıyorum lan. gerçek dişten ayıramıyolar. düşün bak, hacettepede tedavi pratik 1.siyim.
ben olsam bana yaptırırdım dişlerimi. (ağzına da reklamına da sıçayım senin yazar gibi)

22 Haziran 2011 Çarşamba

yirmilik diş

sağ üst yirmilik dişim olması gereken yerin biraz dışında çıkıyo. tamam anlatamadım, şimdi daha açıklayıcı anlatçam.
üstten bakarsak hani dişler şöyle çıkar ya:
o                     o
o                     o
o                     o
  o                 o
    o            o
         o  o

işte bu şöyle geliyo


o                       o
o                     o
o                     o
  o                 o
    o            o
         o  o 


şimdilik bi sorun yok ama ilerde çene yapısını hafif bozabilir. bu yüzden çektirmem gerekiyo o arkadaşı.
ama çektirmicem.

hayır korktuğumdan değil, cerrahiye gidersem orda geçen seneki oda arkadaşım var. adam çene cerrahisinde doktora yapıyo şu anda. adımı görür görmez ameliyatıma girer, ağzıma sıçar orda.

tabi sebepsiz değil ağzıma sıçması. zamanında ben de bu insana götlük yapmıştım çünkü.
bi gün biz odada boğuşurken (beni odadan atmaya çalışıyodu, ben de onu) sinirlenip sırtından aşşaa kaynar su dökmüştüm. o günden beri siniri var bana. haklı da biraz.


geçen gün okulda gördü beni, kafama vurup "naberlan" dedi. belki siniri geçmiştir, gitsem mi acaba?
he bi de kafama vurunca arkasından  "seni bi daha burda görmücem!" diye baarmıştım. ne diyon sen dese sıçtım orda. hocan lan o artık senin, ne atar yapıyon.



sonuç olarak çektirsem bi dert, çıktirmesem ayrı bi dert o dişi. naapsam bilemedim.

21 Haziran 2011 Salı

mikrobiyolojiye son mektup

sevgili mikrobiyoloji.

2 haftadır bu bloga senden başka bi şey yazmadım. hayatımda bu kadar büyük bi yere sahip olduğunu bilmiyodum dostum. bak dostum diyorum çünkü sana karşı sempati beslemeye başladım.

düne kadar kafana osurayım mikrobiyoloji diye dolaşırken bi anda içimde sana karşı büyüyen sevgi ne kadar şerefsiz ve dönek bi insan olduğumu gösterdi bana. bu gerçeği gösterdiğin için teşekkür ederim.

sınav çıkışında seni kırdığımın farkındayım. "nası geçti sınav?" diye soranlara "a bu kadar geçirdiler" diye iğrenç tabirler kullandım. hak etmediğin ithamlardı bunlar. ama dediğim gibi şerefsiz olduğum için yaparım ben, dikkate alma öyle hareketleri.

sana kırıldığım nokta da var mikrobiyoloji. sabah sabah alarmların, suların bizi ayırmaya gücü yetmediği yatağımdan ayırdın beni. tamam seni severim, ama şunu aklına iyice sok ki yatağımı daha çok severim. sakın ola bi yarışa girmeye çalışma.
sadece bugünlüktü o yatağa üstünlüğün. "UV altında kırmızı tuğla görünümüzde görünmeyen porphyromonas neydi lan O.o" diyerek yatağımdan kalktım senin yüzünden. notlarım arasında bulamayınca iyice sinir bastı. orda sana ettiğim küfürler için pişmanım, ama özür dilemicem, hiç bekleme.
daha sonradan internetten bakınca cevabımın doğru olduğunu gördüm. sinirin yerini sempati aldı sana karşı.


tüm bunların ardından sanırım seninle yolun sonuna geldik güzel dostum. şimdiye kadar pek iyi anlaşamasak da bi vedayı hak ediyosun bence. önceden mideme yaptığım gibi sana da bi mektupla teşekkür etmek istedim.
bi daha blogda adın geçmez büyük ihtimalle. araya mikrobiyoloji diye sıkıştırıp bikaç cümle yazarım belki, bilmiyorum. ama söz, sonuçlar açıklandığında seni unutmayıp geçtiğimi ya da kaldığımı yazıcam.

bi de blogla arandaki bağ sınavda 2 puan kazandırdı bana. zamanında giardia lamblia'yı yazmıştım. sınavda mikroskop görüntüsünü verip bu mikroorganizma nedir diye sordu. blog sayesinde 2 puan daha eklendi notuma. böyle kardeş kardeş anlaşın hep.

bi de nedense eski ilişkiyi hatırlattın bana, bunun için teşekkür mü etsem saydırsam mı sana bilemiyorum. sanırım ikisini de yapmıcam. bu konuda da beirutla ve kadıköyle el ele çalıştınız. hatırlatma konusunda beirutla kadıköy eski işlevini kaybetti, yalnız bıraktılar seni.
şimdi sen de gidiyosun.
bu bağlanmam sikindirik bi ders olmandan öte bi şeydi, şimdiye kadar bi dersi bu kadar takmamıştım ama seni taktım çünkü bana hatırlatabiliyodun bi şeyleri.
gidişinle bütün bağları kopardığımı ve artık ayrılma sebebimi açıklayabileceğimi düşünüyorum. ama şimdi değil. o ayrı bi yazıya konu olur. tamamen kendi götümü kurtarmak için yaptığım şerefsizliği hatırlattın bana mikrobiyoloji. gerçekleri insanın yüzüne söyleyen bi arkadaş gibisin.




ve bi arkadaş giderken uğurlanmayı hak eder.

kendine iyi bak mikrobiyoloji. gelecek zamanlarda başka insanların hayatlarını sikertmeye, onların zamanlarını çalmaya ve milyon tane sıkıntılara sokmaya devam et.


sevgi ve hayvani ders çalışmalarımla,
gökhan

20 Haziran 2011 Pazartesi

in cin mim oynuyo



takıntılı ergen tarafından mimlenmişim. sınavdan sonra doldurcam dedim, hazırım şu anda doldurmaya.


Bir lamba cini çıksa karşınıza,
"Dile benden ne dilersen sahip" dese, bir tek dilek hakkınız ve düşünmek için de 1 saatiniz olsa
1)Ne yaparsınız?
2)Ne dilersiniz?
3)Dileğinizi seçmeniz kolay olur mu?





1) adamın karşısında deliririm heralde. olum beleşten istediğim olcak, yerimde duramam sağa sola koştururum. sarılırım öperim falan.


2) istediğim şeyi düşünmeme pek gerek yok. mutluluk isterdim.
zaten hayatta katlandığımız bunca şey onun bize vereceği bi gıdım mutluluk için değil mi?


3) kolay oldu kolay. ne istediğimi biliyodum zaten.




mimleme ve insanlara "olum dur çok işim var" demeleri için bahane yaratma sırası bende şimdi.
ama yapmıcam.


bundan önceki mimimde 2 kişiyi mimlemiştim. bunda kimseyi mimlemeyerek durumu eşitliyorum. öbür türlü dallanıyo budaklanıyo, bi kişiye 83 mim geliyo falan. gelen mim = giden mim olsun bakalım.




mini ekleme: mikrobiyolojiden geçiyorum sanırım

19 Haziran 2011 Pazar

microbiology can do this

mikrobiyoloji sınavım yüzünden hayatım boka batıp çıkarılmış gibi.
0 aktivite, 0 mutluluk, 0 enerji. bi ölüyle tek farkım arada yemek yemem, su içmem falan. onun haricinde 5 gün önceki gökanla benzerliğim yok.

arada değişik fikirlerle ortaya çıkıyorum.
mesela bi zamanlar öylesine aklımdan geçirdiğim bisikletle gebze-ankara arası gitme projemi anlatmaya başladım insanlara. bolu tüneline giremeyeceğimden ötürü dağı tırmanmam gerekçek büyük ihtimalle.
tünelden geçersem gebze-ankara arası 350 km. bisikletle 10km/sa hızla gitsem yol boyunca, toplamda 35 saat sürer. ama bolu dağından geçme ve otobanı kullanamama durumumu düşününce tahmini 50 saate (oha!) çıkardım süreyi. günde 7 saat sürsem (sıkıntıya gelemem ben) 1 haftada ankaradayım.
neden olmasın lan? bence olur.

not: 7-8 seneden beri bisiklete binmedim, bu konuda biraz sıkıntı var



sonra mesela spordan nefret eden, götünün keyfine düşkün ben acaba spora mı başlasam lan diye düşünmeye başladım. sabah kalkıp koşsam mesela kötü mü olur? olmaz
ama sakat olur. sabaan körönde önümü keserlerse görürüm spor yapmayı. biber gazının da karşıdakini her zaman etkilemediğini öğrendim, çöktüm. halbuki ona güvenerek ne karanlık sokaklara girmiştim, ne serserilerin arasından geçmiştim. bi boka yaramıcakmış.



telefonda eski notlara baktım sıkıntıdan. anlam veremediğim milyon tane sayı girmişim. telefon rehberine numaraları yazıp kime ait olduğnu unutmak gibi bi şey oldu. bissürü sayı var ama bilgi yok hakkında.
dersaneye giderken hocalardan aldığım etütlerin bile saatleri duruyo hala telefonumda. üeh dedim görünce.


etüt diyince aklıma geldi.
zamanında herkesin 25 liraya verdiği geometri etüdünü 15 liradan vercektim, bu mal bilmiyo galiba diye aramadılar bi daha beni.
belki mühendislerin içinde şansım olmadığı içindir. bu daha mümkün.

18 Haziran 2011 Cumartesi

başlıksız yazı (II)

turuncu saçı ne kadar sevdiysem mavi saçtan da o kadar nefret ettim şu ömrümde.
yeşil göz, beyaz ten, turuncu saç uyumu başka nerde var he? (cevap veriyorum: kızıl saçta)

bi de maviye bakıyorum, olum iyi değil lan. valla bak.
hadi daha renk canlıyken yine katlanılabilir de zamanla soluyo mu ne bok oluyosa bi değişikleşiyo bi şey oluyo. sevemedim seni mavi saç.



evet, herhangi bi şeyi anlatmak için başlamadım yazıya ama şimdiden bu kadar yazdıysam bu yazı ilerler bence.

4 gündür halamlarda kalıyorum. yurttan ayrıldım, final zamanında boşu boşuna 1,5 ayın parasını vermiyorum.
geldiğim yeri de mahvediyorum tabi bu arada. bi zamanlar düzenli olan evi büyük bi enerjiyle dağıtıyorum. benim kaldığım oda kullanım dışı mesela şu anda. her tarafta giysilerim, notlarım falan var.
salona da sıçradım, sağda solda notlarım dolaşıyo.
evden atmasalar beni iyidir.
bugün televizyonu kapatıp ders çalışmamı dinlediler. gittiğim yerde huzur düzen bırakmıyorum. öleyim ben.
(ama konu eğlenceliydi)




olum şu sınıfları bi an önce geçeyim de kliniğe çıkayım. noolur lan.
o kadar çok istiyorum ki kliniğe çıkmayı, bütün zorluklarını seve seve kabul ederim. yeter ki bırakayım şu teorik dersleri.
protez kliniğine bile razıyım. 60 yaşındaki adamlara bakmaya bile razıyım. o derece. (not: protez kliniğini geçenler ermişlere katılıyomuş)




evde herkes kısa kollu, kolsuz dolaşırken ben üzerime hırka giyiyorum. "meraba yaz insanları, nasılsınız" diyesim geliyo herkese. resmen kış modundayım hala.
çünkü hasta olmak için berbat bi zaman. 3 hafta falan hasta olmamalıyım. hasta olmamak için de kat kat giyiniyorum.
burnum da akmaya başladı yavaş yavaş. alerji ilacım da bitti, 2 gün daha sabredip daha sonra medikoya gidip yazdırcam.  sağolsun iyi durdurmuştu.



bugün öğrencilerim sınava girdiler (hoca değilim, gözetmenlik yaptım). sınav dersanesindeki 603. sınıf mı ne, adını da unuttum ordan sadece 3 kişi bi yere yerleşebilir, diğerlerinden bi bok olmaz.
ilk defa bi sınıfta düzeni sağlamakta zorlanmıştım, sessiz kopya çekin arkadaşlar deme aşamasına gelmiştim. hayvanlar ya. hatta bi soruyu çözüp kağıda yazıp dolaştırmıştım.

açı dersanesinde de tam tersi disiplinimden dolayı istenmeyen gözetmendim. herkes kağıdını erkenden verip çıkmıştı nası olsa çekemicez kopya diye. tek sıra halinde askeri düzende oturtmuştum yavrucakları.
(annemin bana en çok söylediği şeyle bitireyim bari. "e dengesizsin sen. hep diyorum ben sana")

17 Haziran 2011 Cuma

karne (yok, ben almadım)

bugün karne günüydü.
eskiden ne güzel heyecan yapardım kaç gün öncesinden. sivil mi gitçez, göynekle mi diye bile stres yapmışlığım var. karneler bitti, heyecan da bitti.

yeni heyecanım acaba geçtim mi kaldım mı, ortalama 59 olsa bi kıyak yapıp 60'a tamamlarlar mı oldu.
ama eski karne tadını alamıyosun azizim bunlardan. piç dinci yine mi 4 vermiş diye millet matematiğe fiziğe bakarken sen dini aramıyosun karnende. mnagoyyim çekmiyosun içinden sana yine 4 verdiği için.

takdir alabilmiş miyim lan heyecanı yok bi kere. o heyecansız karne mi olur?
4,48'de kaldığım zamanlardaki düş kırıklığı başka nerde yaşanabilir?
yaşanmaz üniversitede. anca lisede yaşanıyo bunlar.


böyle diyince lise hayatım güzel gibi durabilir. hayır efendim, değildi. tekrar gitmek ister misin deseler siktir lan derim. okunur mu lan bi daha?
lise 4 modern fiziğini bi daha hiçbi güç çalıştıramaz bana. integralleri de öyle. integral bilmeden mezun oldum okuldan. össde'de cevaplardan gittim, cevapların türevini aldım falan anca öyle yaptım integral sorularını. (mat-1 30 doğruydu havamı da atarım)  (oha lan dur, integral mat-2'deydi :D ) (olsun, o da 27 doğru 2 yanlıştı, kötü değil)

integral sınavından nası becerdiysem 39 almıştım. hiçbi sorunun cevabı yoktu. bi yere kadar gidip yarım bırakmıştım bütün cevapları.
din sınavında yüce yaradan falan yazardım hoca bol puan versin diye. aklıma gelse kağıdın başına bismillahir... (çok uzun) de yazardım ama gelmemişti. belki 4 değil, 5 alabilirdim böylece.

güzeldi lan lise. valla bak. (benim değil, genel olarak güzel)
dersaneler boktu ama. çok strese girerdim dersanede. evet hocalar daha rahatlar ama yine de bi stres yapıyo insan. mesela bu sene dersanede gözetmenlik yaptım, yine aynı iç daralması. havasını sevmiyorum oraların.

8. sınıfta dersaneye giderken sınıftaki tek erkek bendim. harem ağası gibi otururdum sınıfta. sürekli kızlarla konuşurdum haliyle, gökşan ismini takmışlardı bana. ondan dolayı sevmiyo olabilirim dersaneleri. çocukluğuma inince sebebini buldum bak.
sonra o gökşan yayıldı yayıldı, üniversitede bile peşimi bırakmadı.

14 Haziran 2011 Salı

monarşi istiyoruz

hay 12 haziran akşamı feysbuk yere bataydı.
biri çıkar ortaokul seviyesinde "aptallar, koyunlar" der karşı tarafa.
öbürü seviyeyi daha da indirip ilkokul seviyesine çeker "kıskananlar çatlasın" gibi şeyler yazar.

olum manyak mısınız lan siz?
seçim yapıldı, kaybettik tamam daha neyin kavgasını yapıyosunuz?

he basılan milyonlarca fazladan oy pusulasını yaz, ona bi lafım yok, ama niye karşındaki insanı küçük görüyosun aptal diye. tamam genel olarak eğitim seviyeleri düşük olabilir ama senin lise mezunu ya da üniversite mezunu olman karşındaki insanı küçümseme hakkını vermiyo canım kardeşim.

öbür tarafa dönersek; arkadaşım tamam desteklediğin parti seçimden 1. olarak çıktı, e ama niye sevincini güzel güzel yaşamak varken başkalarına bok atıyosun. git maklubeni ye, sevincini yaşa (yazar burada tarafsızlığını kaybetmiş)


aslında bana göre en iyisi monarşiye geçmemiz. ne güzel, gıkımız çıkmadan padişahım çok yaşa der otururuz evimizde.
feysbukta padişahın halkın parasıyla kendine yaptırdığı sarayları gösteririz, şehzadelere alınan gemileri gösteririz. kimse bi şey yapamaz bunlara.
padişah kendine karşı gelenleri tutuklatır, sessizce otururuz evimizde. 
"internetin tiz kellesi vurula" der, yine bi şey yapamayız.
padişah sağdan soldan akrabasını yönetime getirir, boyun eğeriz sessizce.
bütün ülke onun olduğu için istediği araziyi fabrikayı satardı, "naabıyon hacım?" deme hakkımız olmazdı.

oha bi dakika! yoksa monarşiye geçtik de benim mi haberim olmadı lan!?
(yazar burda alenen taraf tutmuştur, yazıklar olsun o yazara. ne güzel başlamıştı halbuki)

12 Haziran 2011 Pazar

günün anlam ve önemi dolayısıyla...


hayattaki en büyük heyecanlarından ikisi seçim sonuçlarının açıklanışı ve eurovisionda oylama olan bi insanın paylaştığı karikatüre baktınız.
esen kalın.

11 Haziran 2011 Cumartesi

finallere kafam girsin

demin okula ilk başladığım zamanlarda yazdıklarımı okudum.
ne kadar şikayet etsem de okulumu sevdiğim zamanlardı. yazılarda da belli, geç kalıp giyinemeyince pijamayla hastanenin içinde koşturduğum zamanlarda bile, bombanın üzerinden atlarken bile mutluymuşım.

bi de şimdi bakıyorum, eski sevgimden eser yok. bi an önce bitse de siktir olup gitsem diye bekliyorum resmen. sınavlara çalışma amacım bi şeyler öğrenmek değil, vizelerden finallerden geçip bi sene daha azaltmak okulda geçirdiğim zamanı.
sanırım 4. sınıfa kadar sürücek bu. o zaman sevebilirim anca okulu.
3. sınıf zaten hayvani zor, kalmayı düşündüğüm sene (o kadar planlıyım ki hangi sene sınıfta kalıcaam bile belli)

ama 4. sınıf öyle mi?
evet, her sabah 8:30'da okulda olmak zorundasın, o kötü bi yanı.
geç kalma gibi bi şansın yok. haftanın 5 günü orda olman gerekiyo.
bu zorluğuna rağmen çok iyi bi yönü var okulu katlanılabilir kılan. hasta tedavi etme. 4. ve 5. sınıflardaki stajlar olmasa kesinlikle okuncak bi okul değil 5 sene boyunca.


ve benim bu eğlenceye 1 senem var daha.
tabi bu seneyi bitirebilirsem. daha finaller başlamadı. millet tatile giderken ben mal gibi ders çalışıyorum ya, mnakoyyim böyle okulun!
15 temmuza kadar final var. YUH!!!


çok dertliyim

10 Haziran 2011 Cuma

gökanın mutfağı vol.2

efenim hatırlıcaanız gibi bundan bikaç gün önce patates kroket faciası yaşamıştım.
mutfaktaki maharetimle övünen insan ben ilk defa bi yemeği becerememiştim. sebebi tarif ama. 2 yumurta fazla geldi, 1 yeterli.

neyse efenim o akşam sinirimden makarna yaptım. yanına da soğanlı salçalı sos.
önce bunu futrafını koyayım
bildiğimiz makana bu. sadece sosu var. mutfak başarılarım sıralamasına sokmuyorum kendilerini.

ama bugün patates fail sonrası beceriksizlik tanrımla bir düelloya hazırdım (evet benim her işim için ayrı bi tanrım var benim. bi tanesi 16 yaşıma kadar yetti, daha sonradan yetersiz geldiğini fark ettim).
düellomuzu biftek klasmanında yapıcaktık. ben hazırlık için internetten gordon ramsay abimizin videosunu izledim, yazısını okudum.
videoyu dinleyip kelime kelime türkçeye çevirdim, listeyi hazırladım. yazısını da çevirip burdaki notları listemin kenarına ekledim ve hazırdım.

yapım aşamasını yazmayıp direkt futrafını koyuyorum.




amacım orta pişmiş olsa da acemiliğime geldiği için orta-çok arası oldu bu.

2. yaptığım (onun futrafını çekemeden yedim) tam ortaydı. iki yüzü de 20 saniye daha az pişirince daha güzel oldu tadı. olsun, bu bile bereriksizlik tanrımla durumları 1-1 yapmama yetti.


bi de bi an önce yemek için futrafı aceleye getirdiğim belli oluyo. titretmişim bayağı bi.
bu futraf çekildikten sonra telefonu elimden bırakmadan bi tanesini ağzıma attım zaten.

ukuleleye odaklan!!

düne kadar doğum günü hediyesi olarak ukulele isterken şimdi ukuleleyle birlikte şu kızı paket olarak istiyorum. ikisi bi arada olsun.




bi de elephant gun'ı söylemiş, onu izleyince elim ayağıma dolaştığından paylaşamadım
(nası bişiy ki o dersen burdan izleyebilirsin)

ya da ben ukuleleyi falan bıraktım, direkt bu kızı istiyorum. bana ne ukuleleden, o çalar ben söylerim bütün gün.



  DIANE     BUL     BENİİİİĞĞ  


kefenim hazır bekliyorum

yaşlandığımı hissetmeye başladım.
(hayır girişe bakarak yanılma, edebi ifadeler kullanmıcam, eskiden yazdığım gibi olcak. edebi ifadeyi beceremem de zaten)

mesela eskiyi hatırlıyorum, gözlerim ne güzel görürdü.
evdeki her böceği görüp çok daha önceden bağırmaya başlayabilirdim böcekböcekböcekböcek diye. şimdi yakınıma gelince bağırabiliyoum sadece.
bazı böceklere de "ne bu, karpuz kabuğu mu?" diye dokunuyorum, hareket falan ediyolar. yürüyen karpuz kabuğu olamıcaa için böceğe dokunduğumu anlayıp 40 su yıkıyorum ellerimi.

çok iyi koku alırdım mesela.
sınıfta biri osursa en hızlı ben algılardım, şimdi kendi osuruğumu duyamıyorum.
zaten 1 burnum hep tıkalı. sağ sol değişiyo bu.

tat alma hislerim de hantallaştı. her gün yediğim için tavuğun tadını alamıyorum artık. kahvenin de tadı gitti. sudan çok kahve içiyodum lan.

beni sadece kulaklarım bırakmadı. sağolsunlar eskiden nasılsa hala aynı şekilde işlevlerini görüyolar.
mesela evde kapının önünde durunca televizyonun açık olup olmadıını anlayabiliyorum. ince bi diiii sesi geliyo. nası becerdiğimi çözemedim henüz. konuşmalar yok, sadece tiz bi ses.
lcd çıktı mertlik bozuldu ama. yeni televizyon duyulmuyo. canını yidiğimin tüplüsü.

deriyle de problemim var.
elime sürekli erirmiş mum damladığı için hissetmiyorum artık. eskiden damlayınca ay ay ay ay diye parmaamı tutup koştururdum, şimdi önemsemiyorum bile.

elimi 850 derecelik fırına fazla sokmadığım için fırını hala algılayabiliyorum.



yaşlanmış hissetmemin bi sebebi de bugün doğum günüm olması. ve kutlamalar.
yaşlandığım yüzüme yüzüme vuruluyo moruk moruk moruk diye.
burda tamam da feysbukta cevap vermek çok zor bunlara azizim. kutlamalara gökan likes this türü şeylerle cevap vermek istemiyorum. normal hayatta düşünsene
arkadaş- doğum günün kutlu olsun
gökan- beğendim

bu ne lan!?

herkese kalıp halinde teşekkür etmeyi de sevmiyorum. geçen sene beyindeki nöronların iyi iletişim kuramadığı bi döneme denk gelmişti doğum günüm. (halk arasında içme deniyo bu olaya) orda herkese ayrı ayrı güzel cevaplar vermiştim. bu sefer yapabilceemi sanmıyorum. o kadar yaratıcı değilim bu sene.

ama bak blogda iyi. çünkü yazmaya alışıksın burda. kutlama veya teşekkür garip kaçmaz, ama feysbukta izlemeye, beğenmeye alışıksın. yani daha bi pasif ortam.
1 sene boyunca toplamda 4 cümle yazmamış insan ben bi günde 100 tane teşekkür yazısını nasıl yazayım orda? 




finallere çalışmam gerekiyo. mikrobiyoloji, biyokimya, biyofizik notlarını masada gördüğüm anda uyuyasım, kitap okuyasım geliyo. uyumak hadi tamam da kitap okumam pek.
kitap okumak yerine blog okurum. daha bi içten geliyo bana. kitabın edebi dilini pek sevemedim.
finallere çalışmamak için kitap bile okuyosam içinde bulunduğum berbat vaziyeti düşün.




sonradan ekleme: oha, feysbuktan kutlayanlara bissürü farklı dilde teşekkür edicem. evet, yapabilirim bunu.

9 Haziran 2011 Perşembe

4 konu içinden baskınını bulamadım, başlıksız kaldı

sabahtan beri bıkmadan usanmadan gugılın logosunda dıngıdı dıngıdı müzik çalıyorum (yapıyorum).
bi ara kendi adımı soyadımı falan yazdım, çok güzel adım soyadım varmış melodik olunca.



anonymous'ın (un) operation turkey adı altında yapıcaa işleme yarım saat kaldı. acaba naapçaklar diye merakla bekliyorum.
bu operasyon hakkında en mantıklı youmu ekşi sözlükte okudum.
el siki ile gerdeğe girmek.
bu kadar iyi anlatılamazdı sanırım durumumuz. ama kendimizin bi şey yapamıcaa belliydi, 100.000 kişi yürüdü de ne oldu sanki? (ertesi gün sınavım olmasaydı 100.001 kişi olcaktık)

gerçi destek için bilgisayarımı zombi bilgisayara çevirmedim. bi bokluk falan çıkar, neme lazım.



dünkü patates kroket fail sonrası hırs yaptım, akşam soğanlı salçalı makarna sosu yaptım. gökanın mutfağı vol.2 gayet başarılı oldu bence.



babaannem doğum günü hediyesi almış bana. gömlek.
giydim, bol bol duruyo üstümde. kadıncaaz gitmiş larc almış. normalde sımol giyen insan ben gömleğin içinde kayboldum. ip falan sarkıtıp çıkardılar içinden.
işten gelince babam giydi, hala üstünde.

8 Haziran 2011 Çarşamba

gökanın mutfağı

aslında amacım bu yazıya "bugün çocuklarımla patates kroket yaptık. hem yaparken hem de yerken çok eğlendik. tadı da harikaydı" gibi bi giriş yapmak isterdim. çok özeniyorum böyle yemek blogu girişlerine.
ama ne çocuğum var, ne de yaparken eğlendim.


taaa kaç ay önce annemin peşinde patates kroket patates kroket patates kroket diye dolaşıyodum. ertesi gün yaparım demişti, o akşam yemeği dışarda yemiştik ve menüde patates kroket vardı, ertesi gün yapılcak patates plandan çıkarılmıştı yediğim için.

ama benim içimde kaldı ve bugün kolları sıvadım pattiz için.
el yıkama alışkanlığımın artık hastalık seviyesine çıktığını gördüm. her malzemeden sonra ellerimi yıkıyodum. buruş buruş oldu ellerim.
dışarda da hiçbi yere sürmüyorum elimi.

neyse, elimi yıkaya yıkaya patatesleri haşladım, kalan malzemeleri hazırladım. haşlanması bitince hepsini kaıştırdım ve koyu kıvamda olması gereken bulamacım cıvık cıvık bişi olmuştu.
1 tatlı kaşığı nişasta yerine 4 5 çorba kaşığı nişasta koydum, yetmedi.
listede olmamasına rağmen 2 bardak un koydum, yine koyulaşmadı.

en sonunda etrafını kaplıcaam unu da kaplarken içine içine tıkıştırdım, bayağı bi hamur oldu artık.
patatesli hamurdan hiçbi farkı yoktu elimdeki şeyin. şey diyorum çünkü tanımlayamıyorum o nesneyi.


neyse kızarttım, yağını süzdüm falan.
sırada yemek vardı. cesaret edemediğimden önce babama ikram ettim, yemedi.
anneme ikram ettim, yemedi.
ben de yemedim.

karşı komşuya ikram edelim mi diye fikir attım ortaya, beklediğim desteği alamayınca ilk ısırığı ben almak zorunda kaldım.
ısırırken korksam da yemeye başlayınca tadı hoşuma gitti.
bissürü un, nişasta falan koydum ama tadı güzeldi. belli olmuyodu bunlar.


futrafını da koyayım.

tamam, neye benzediğini ben de biliyorum ama tadı gerçekten güzeldi. çok cıvık olunca şekil veremedim.

(aklınızdan geçen şey de şurda. tam olarak aynı değiller yani)



o bulamacı buz kalıbına döküp derin dondurucuya koydum.
orda sertleşir, kalıptan çıkarır una falan bular kızartırım. daha iyi olur bence.

don giy don giy


böyle bi şey yaptığım için kendimi asla affetmicem.
ama şarkıyı çok dinleyesim gelmişti lan. öyle böyle değil.

(tıklarsan büyüyo, kocaman oluyo, ekanlara sığmıyo falan)
(not: bu şarkıdan sonra artık devir değiştiyi dinledim bi de, gözümden 3 damla yaş süzüldü. yaladım)

7 Haziran 2011 Salı

kadıköyü sevdim

bugün kadıköye gitçeemi söylemiştim, gittim.

arkadaşımla gebzede buluşçaamız yere 5 dakika geç gittim, çünkü babaanem düşürdüğü paspası arattı bana bahçede. aslında bulmak kolay ama binalara yalıtım yapıldığı için aşşaası labirent gibi. ben bile 17 senedir gezdiğim parktan yolumu bulup çıkamıyorum, düşün o karışıklığı. paspası kapalı kaydıraan içine koymuşlar, bol bol aramış oldum böylece.

daha sonradan 5 dakika gecikmeyle birbirimizi bulup önce minibüsle istasyona, ordan banliyöyle (o nası isim ya) söğütlüçeşmeye, ordan da kadıköydeki börgır kinge ışınlandık.
yimeemizi yiyip karnımızı doyurunca plana sadık kalarak gitar hiroya gittik.

aha konu başlıyo.
pek sevgili arkadaşım daha baştan belli etti kendini gitar benim gitarı ben alcam diye. ben de bateriye el koydum, başladık.
işte çaldık çaldık, 2 saat kadar oldu, ben 40 lira civarı bişi beklerken 20 lira tuttu toplamda. sevinip çıktık ordan.

daha sonra bay yengece otuccaktık, doluydu olmadı.
taxi mi ne öyle bi yere oturduk. garsonu görür görmez kıl oldum adama. hissettim arkadaşım olucakları.
garson geldi, menüyü getirdi falan. 3-4 dakika sonra ne istediimizi sormaya geldi. arkadaşım milkşeyk iççekti, ben bira.
birayı istedim, adam yaşın tutuyo mu diye sordu.
OHA!!!

20 yaşımı dolduruyom olum ben 2 gün sonra. hıyar!
tamam küçük gösteriyo olabilirim ama bira içmek için kimlik göstercek kadar değil. it.
tutuyo diyip kimliğimi gösterdim, adam da "hep böyle genç göster ehe ehe" yapıp gitti. mal herif.

daha sonra saat daha erken olduu için dolaşmaya başladık kadıköyde amaçsız şekilde. ardından tekrar oturmaya karar verip bay yengeçe yöneldik. adamın biri yanımıza gelip "ben sanatçıyım..." diye başlayan bişiler söyledi, teşekkür ederim diyip uzaklaşınca arkamdan şerefsiz falan dedi. az içtiğim için sorun çıkarma eşiğime çıkamadı. kolay kolay sinir yapmam.

daha sonra bay yengeçe gittik, başka bi mal herif yine kimliğimi sordu. iyice sinir bastı bana sorunca. lan dingil, 20 yaşında adamım ben, bi buçuk sene sonra hasta bakıcam öküz! o zaman gelirsin, dişim ağrıye dişim ağrıye diye. ben de sana kimlik sormazsam o gün...
feci hırs yaptım.

ama adam akıllıymış, masaların hesabını müşterilerin suratına bakarak tek tek biliyo. helal olsun adama. kimlik soruyo falan ama beyin iyi.

gebzeye geldik, evlere dağıldık sonra.



demin parmaama baktım, su toplamış
baget mahvetti parmaamı.

bi de gitar hiroda bidılsın bütün şarkılarını bilen kişi yanımdaki insan, şarkıları söyleyen ben.
hem çalıyom hem 10 saniye önce duyduum nakaratları söylüyom. eğlenceliydi lan.



he sonra kitap aldım. bin muhteşem güneş.
önce sahaflarda baktım ucuz olur diye, yoktu parayı bastırıp aldım.

1 lira verip haydarpaşada tuvalete girdim. çişim hak ettiği değere kavuştu orda.

6 Haziran 2011 Pazartesi

işsiz kaldım

zamanında dershanelerin peşinden koştuğu gözetmenken yaptığım minik bi hata yüzünden kaç aydır aranmaz oldum.

açı dershanesi aramıştı bi pazar. yanımda kuzenim de vardı, götlük yapmıştı hatta.
dershane- alo gökan bey ben açı dershanesinden arıyorum. bu pazartesi yapılacak olan bıdı bıdı bıdı bıdı...
kuzen- gökaaağn gelmiyo musuuuun (sapık ses tonu)
dershane- gökan bey?
gökan- evet dinliyorum ben sizi
dershane- bıdı bıdı bıdı...
k- gökaaaaan
g- [kuzen adı] bi sus lan!!
d- efendim?
g- size demedim
d- he tamam. bıdı bıdı bıdı...
g- (kadın konuşmasını bitirmemişken) tamam 14:30 seansına gelicem ben.
d- oldu. iyi günler.
g- iygünler (içses: [kuzen adı] sıçtım ağzına)

ardından evin içinde kovaladım tabi. bi de babaanelerine gitmiştik. kadının evinde torununu dövcektim.

--peki burdaki hata nerde diyenlere geliyo sıradaki bölüm--

bu randevuma gitmeyi unuttum.
salak ben, o pazartesi bankaydı, çamaşırdı, fotokopiydi diye koştururken kaldı dershane. saat 5 gibi aklıma geldi, ooouuuv çekip koşturmaya devam ettim.
bi daha da aramadılar.



sınav dershanesi de öğrencilere "arkadaşlar sessiz kopya çekin" dediğim için ve geometri sorusunu bi kağıda yazıp çözümü sınıfta dolaştırdığım için çağırmadılar beni sanırım.
hatta bi öğrenciye "arkadaşım 5 adam yanındakinden ne bakıyosun, sağındakinden solundakinden bak" diye akıl vermiştim.


kız arkadaşıman yeni ayrılmışken açı dershanesinde gözetmenliğe gitmiştim bi kere. orda askeri nizamda oturtmuştum öğrencileri. tek sıra, dümdüz.
telefonlar da masada durmuyodu.
silgi, uç alışverişi yasak.

sinirimi öğrencilerden çıkarmıştım o gün, iyi gelmişti.
rehberlikçiyle konuşmaya gitmişlerdi hatta ben daha sınav başlamadan tek sıra oturtunca. istedikleri hoca yokmuş, bana kalmışlardı.





olum biri eski kayıtlarımı okuyo.
benim bile "oha ne ara yaşadım lan ben bunu" diceem şeyleri okumuş. 2009 kayıtlarımı da sayesinde okumuş oldum, teşekkür ediyorum.

5 Haziran 2011 Pazar

anastas mim satsana

bi kitabı bi günde bitiren kız (yazana kadar canım çıkıyo bi çözüm bulalım şuna. bkbgbk yazcam ama bok, big bok gibi olduğundan yapamıyorum) tarafından mimlenmişim.
aslında 1 konu olsa da 3 mim doldurmuş, e bozmayayım seriyi.


Güne başlamak istediğin şarkı nedir ? Tek bir tane ama her gün çalsa bıkmayacağım dediğin şarkı ?

sanırım şu şarkı

aslında zaten bikaç ay önceye kadar sabah alarmımdı bunula uyanıyodum. yani ister istemez güne bununla başlıyodum. 
hani sabah alarmından nefret edersiniz ya, aha işte bundan edemezsiniz. dinledikçe dinleyesi geliyo insanın. (insandan kastım gökan bu arada. tartışmalı bi konu yani)




mim 2
Gıcıklaştığımız şeyler


bugün fark ettim ki hiçbi şeyden memnun olmuyorum. anneme göre bunun sebebi göt kalkıklığı. ben hala bi karşı sebep öne sürebilmiş değilim.


g- ay hiçbi şeyden memnun olmuyorum ya. her şeye bi kusur buluyorum
a- götün kalkmış senin
g- höey  O.o

a- e öyle


elimin kirlenmesi.
çok önemli bi şey. aşırı temiz titiz bi insan değilim ama el çok önemli. sürekli yıkamam lazım, etrafa sürmemem lazım. kirlenmesinden nefret ediyorum.


kalabalık insan toplulukları.
yarrraaaak diye bağırasım geliyo öyle toplulukarın içinde. (çok sıkılınca yarak derim ben kendi kendime)


bardağımın ağız kısmından tutulması.
ağız kısmıyla parmak temas eden bardaktan bi şey içmem. içiceem yere parmak değmemiş bile olsa, yani dudaamın yan taraflarında kalıcak yerlerden bile tutulmuş olsa içmem artık ondan bi şey. 
onu içiceeme adamın parmaanı yalarım daha iyi






şimdilik bunlar geldi aklıma.




Yalan hakkında düşünceleriniz. Söyler misiniz?


yalan boktur




mimleme sırası bende.
burcu, 1i yok mu
sizi seçtim pikaçular

3 Haziran 2011 Cuma

geberesiceler mimi

Burcu tarafından mimlenmişim.
sağ olsun çok güzel bi konu seçmiş mimlemek için, ölürken arka fonda bir şeyler çalınma imkanı olsa bu ne olurdu?
ben de bundan 68 sene sonrasına giderek (OHAA!!) kendi cenazeme katıldım ve izlenimlerimi paylaşıcam sizinle.




ilk olarak şu şarkıyla meraba dicem konuklarıma. tabi bu meraba gerçek anlamda değil, gerçek anlamda desem benimle birkilte bi 30 kişi daha kalpten gider. neyse, zararım kendime olsun benim.


normalde kefen ne renktir? beyaz.
benimki mor ama. arkadan da sürekli


Start wearing purple wearing purple
Start wearing purple for me now
All your sanity and wits they will all vanish
I promise, it's just a matter of time...



kısmı çalıyo. millet bu ne lan böyle, hay gelmez olaydım bunun cenazesine. gerçek hayatta da malın tekiydi zaten diye huysuzlanmaya başlayacaktır.
başlasınlar efendim, hiç sorun değil, onlara eşsiz bi cenaze deneyimi yaşatçam o gün.






cenazemin berlinde yapılmasını ister, arkaya ahan da şu şaheseri koydururdum. sözlerini de yazayım

Time travels to learn
your secret life
in your mausoleum

And Berlin
is so ugly in the morning light
but with them
I could never feel so right



tabi berlinde olmalı cenazem. sabahtan gömüleyim de şarkıya uysun tabi bi de.
mozole yaptırtçam hatta kendime daha iyi uyum için.
bu şarkı daha bi oturaklı tabi. ziyaretçilerim yavaş yavaş yas havasına girmeye başlarlar bu müzikle.






daha sonra beirut serisini bozmadan zaten kendisi ağıt olan  the gulag orkestar'ı çaldırırdım.
bu şarkıyla millet artık ağlasın biraz. vay canına arkamdan ağlayanım da oldu diyebileyim burda.



tam böyle sulu göz modunda, milletin sümükleri akıp sağa sola deli gibi peçete bulmak için koştururken life won't waitle vururdum insanları.



Every second you throw away
Every minute of every day
Don't get caught in a myriad
Because life won't wait for you
No, life won't wait for you, my friend.



şu şekilde sosyal mesajımı da verirdim, öyle giderdim.






eğer hazırlayabilirsem bi de konuşma hazırlardım.
buna benzer bişi olurdu muhtemelen




sevgili dostlarım ve artık aileden kim kaldıysa
mal mısınız olum siz? sabahın köründe berlinde ne işiniz var? biriniz bile düşünemedi di mi "hocam biz neden bunu böyle yapıyoruz" diye. bissürü pasaport, vize, check-in işleminden geçtiniz boşu boşuna. geldiniz gördünüz de ne oldu? para mı verdiler, yok. bissürü masraf yaptığınızla kaldınız.


biriniz bile çıkıp "mor kefen mi olur?" diyemedi di mi?
siz harbi harbi salaksınız. 
gittim bütün emekli ikamiyemi şu sikindirik mozoleye verdim de birinizin gıkı çıkmadı. çocuklarım, yeğenlerim artık mirasımı kim alcaksa, bari siz "saçmalama naabıyon?" diyebilseydiniz. 85 yaşında adamım olum ben. saçma sapan kararlar alıcam tabi. altıma sıçmaktan başka bi bok yaptığım mı vardı sanki son 5 senedir?
"tamam dayı yaptırıyoz mozoleni, berlinde hazır" deseniz de anlamıcaktım ben. "neeey? sağol iyiyim iyi" diyip kendi kafama göre cevaplar vercektim.
bi tane mozole resmi gösterirdiniz aha bak senin mezar bura diye, sonra gider evinize yatardınız.


hadi dağılın şimdi canlarım, hepinize geldiğiniz için teşekkür edip o pamuk yanaklarınızdan ölü gibi koka koka öpüyorum. 40 su yıkansanız çıkmaz o koku, geçmiş olsun.








muhtemelen bu şekilde giderdim ben.
şimdi counter mim olarak
crazywomenrosemary
çığlık

sizi mimledim. 
böyle konu mu olur geri zekeli herif derseniz doldurmayabilirsiniz efendim.




crazywomenrosemary, zamanında mimini doldurmadığımın farkındayım, o kayıt öyle bi uzadı ki, okurken ben bile sıkıldım. sakin kafayla kısa öz bi şey yazmaya çalışçam.

gökanı tanıyalım

bu yazıda 03.06.2011 tarihinde yaşadıklarımdan yola çıkarak size diğer hayvanlarla karşılaştırmalı olarak nası bi hayvan türü olduumu anlatmaya çalışçam.





şimdi efenim karıncalar kendi ağırlıklarının 50 katını taşıyabilirler.
buna karşılık gökansa bugün kendi ağırlığının (53,5) 0.58 katını taşıdı. bunun
8 kg'ı sırt çantası
5,8 kg'ı bilgisayar çantası
17,2 kg'ı ise bavuluydu.

seneye tüy siklet halter takımında görürseniz beni şaşırmayın.






ağaçlara sarılıp sevgi yumağı oluşturan koalalar günde 18 saat uyurlar.
gökansa 25 saatten beri uyumayarak odadaki eşyalarını topladı, okula, bankaya, kırtasiyeye gitti. fazla eşyaları aşağı bıraktı, diğerlerini 2 vasıta değiştirerek halasına getirdi. ve hala uykusu yok.
10 saniye boyunca aralıksız kapalı kalmadı gözlerim.





cennet kuşu erkeği dişisine kur yapmak için kanatlarını açıp dişisi karşısında dans eder.
gökansa halasının karşı komşusu olan kıza karşı olan zaafından dolayı saçmalamaktan başka bi şey yapamaz. hemen konuşmaya bakalım.

k.k- meraba, canan ablanın yeğenisin di mi
g- evet     o.o
g- şeey, kapıyı açtığınızız ben için teşekkür ederim     o.o
k.k- rica ederim. görüşürüz
g- görüşürürüz    (görüşürüz dedi lan O.O)

işte bu yüzden gökanın hiç şansı yok.
halbuki orda kollarımı açıp dans etsem belki de mest etçektim kızı.




hacettepe hastanesinde yürürken 20 metre arkanızdan biri "hhöööeeey diş hek faklılar. hhöööeeeyyy" diye bağırıp elindeki kağıtları size doğru sallıyosa panik yapmadan oradan uzaklaşın.
çünkü karşılaştığınız canlı muhtemelen gökan ve sizi kendi sınıfından insanlara benzetmiştir. tek amacı masum bi şekilde protez labının tarihini sormak, herhangi bi zarar verme amacı taşımaz. o yüzden paniğe gerek yok.

yanınıza gelip kendi sınıfından olmadığınızı fark ettiğinde saçmalayacaktır. o kendi dediğinden bi şey anlamayıp güler, siz de gülüp geçin.



gökanı sevin, çikolatayla besleyin.

2 Haziran 2011 Perşembe

sabah uyandırmak isticeeniz son insanlardan biriyim

bu sabah (12:30, oha) telefon eden arkadaşıma ilk söylediğim söz: "uyuyodum. ebeni skeyim".
hayır bi de kız bu insan. azıcık insan gibi davranman gerekir yani. azıcık ama, bi tutam bile olur. ama bende o yok tabi. arkasından bikaç tane daha küfür ettim, sonra "uyumaya devam et" diyip kapattı telefonu. ben olsam ben de kapatırdım, konuşulur mu benimle?


bi kere de eski sevgilime yapmıştım bundan.
saat 06:30'da (bu gerçekten sabah ama) uyan diye mesaj atan sevgiliye siktir git diye cevap yazıp uyumuştum.
canım benim, mikrobiyoloji çalışmam için uyandırmak istemiş. karşısındakinin odun olduğunu unutmuş ama.
(ayrılırken de onun son sözü siktir git oldu. osurayım böyle tesadüfe)



gece saatimi 06:45'e kurmuştum dün. güya erkenden kalkıp güne enerjik başl...  hee bekle başlarsın.
lan dingil, ömründe kalktın mı o saatte de bugün kalkıcan? sabah kalkınca önce 08:00'a kurdum, daha sonra o saatte kalkınca da okula gitmicem yea bugün diyip alarmı kapatıp uyudum.
halbuki iletişim dersindeki projeyi, cumartesi dışarı saat kaçta çıkıcaamızı konuşmam lazımdı insanlarla. bi de final tarihleri açıklanmış mı diye bakçaktım, kaldı.




dün gece mideme verdiğim sözü tutamayıp saat 2 gibi yataktan kalkıp saabahtan yiyemeyip sardığım poğaçamı yiyip yattım. halbuki özenerek haftalık diş bakımımı yapmıştım, bok oldu.
oha haftada bir mi fırçalıyon dişlerini hayvan demeyin, o her gün üşenirsem 2, üşenmezsem 3 kere yapılan bi aktivite. yapmazsam okulda hocalarım kızıyo dişlerin niye çürüyo senin diye. halbuki bilmiyolar ki gökanın dişleri küçüklüğünden beri sürekli çürür.
kendi kendime konuya dön komutu verip gerçekleştiriyorum bunu.
haftalık bakım diş ipi ve plaktan korunmak için solüsyonumsu bi şeyi ağzımda çalkalamamdan oluşuyo.
diş ipini haftada bir kullanıyorum çünkü hakikaten uğraştırıyo insanı. hele arka-üst dişlerin araları tam bi işkence.
solüsyonuysa tadından dolayı sevmiyorum. öğk




şu anda 13:51 ve ben daha kahvaltı etmedim. artık istesem de edemicek, direkt öğle yemeğiyle başlıcam.
çekmecemde yicek bi şeyler aadım, tek bulduğum gofretti, onu yedim ben de. yanında da kola içip mideme içten bi günaydın dedim.
dünden 2 parça patates kızatmam kalmış, şimdi gördüm, hemen yedim.

3 gün önce kahve yapmıştım, termos bardağımda duruyo. kapak kapalı, içi görünmüyo tabi.
dün bi güzel içtim onu. hepsini içmedim ama, bıraktım dibinde sonra içerim diye. sonra dediğim zaman geldiğinde "bi bakıyım lan şunu içine" dedim, OHA!!!
böyle beyaz beyaz noktalar var üzerinde, kaymağa benzeyen oluşumlar falan gördüm, krem rengi, dalga dalga bi yapıya bürünmüş. lan ben yarım saat önce bunu mu içtim diye isyan ettim kendi kendime.
insan bi gider döker di mi onu? deminden beri koku geliyo, nerden geliyo nerden geliyo diye sağa sola bakınıyorum, termostan geliyomuş.
midembılandı.

1 Haziran 2011 Çarşamba

belli edemesem de en çok seni sevdim ben

sabahtan beri sıvı olarak sadece soda ve kola içmemin bedelini ödeyen midemden hepinizin önünde bir mektupla özür dilemek istiyorum.



sevgili midem
şimdiye kadar sana iyi davranmadığımın ve içine doldurduğum şeylerin bokluğunun farkındayım. gün geldi sadece gofretle koca bi günü geçirmemi sağladın, gün geldi yarım pizzayla 14 saat ayakta tuttun beni. ve tüm bunları çok az sızlanarak yaptın.

mesela burnumla sürekli ilgilenerek onu şımarttığımın farkındayım. halbuki sadece nefes almama yaradı. onu bile tam alamadı. mutlaka sağ ya da sol tarafı tıkalıydı çünkü. içinde ne boklar karıştırıyo bilmiyorum ama kendisi sürekli %50 verimle çalışmasına rağmen en çok ilgilendiğim bölüm oldu vücudumda.

ne kadar ilgilendiysem daha da ilgi istedi. aktı sildim, aktı sildim, aktı sildim. sana, karaciğerime, ince bağırsağıma gösterdiğim özenden fedakarlık edip ilgilendim onunla. en çok da sen çektin bunun cefasını biliyorum.
ne zaman tıkanıp başımı ağrıtsa saatlerce yemek yemeden açlıktan iki epitel dokunu yapıştırıp bıraktım. ağrı kesici içip bütün kimyanı bozdum. böbreğin de yardımıyla üstesinden geldin tüm bunların.

bundan önce sadece 1 kere isyan ettin bana. bi sabah yatağa zımbalandığımı hatırlıyorum. sana kızmıyorum bunun için. geceden hayvani acılı dürümü yiyip yatmadan önce düşünmeliydim bunların olucaanı. zaten her gün yemek yedikten 5 dakika sonra yatarak bütün gece fazladan mesai yapmana sebep oluyodum, bi de üstüne bu gelince iyice kötü oldu durumun, haklısın.
bu arada 5 dakika sonra yattığım için ayrıca pişman olduğumu belirtmek isterim. bir değil iki değil, her gün yaptım bunu sana. bi gece de "başlarım sana da, koca ekmek arası dönerine de" diyip uyandırmadın beni uykumdan. usul usul çalışmayı sürdürdün.
bütün organlar yattı, ayakta olan yine sendin. kalp bile arada gözünü dinlendirirken bir kere işi aksattığını görmedim senin.


peki ben ne yaptım senin bu özverili davranışların karşısında?
sabahtan beri sıvı olarak sadece soda ve kola içerek bütün hücrelerine cehennem azabı yaşattım. bütün gün labda koştururken sodayla kolayla çalkalandın da bir kere demedin "gökan bi bak hele buraya" diye. her zaman "taam abi hallederim ben" modundaydın.
akşam kendi kapasitenin kat kat üzerinde çalışarak artık senin de elinde olmayan bi ağrıya sebep oldun. engellemeye çalıştığını biliyorum, merak etme sen. ben ağrıyı bedenimin sol alt bölgesinde hissederken, sen her kıvrımında yandın kavruldun bu ağrıdan.

şimdi kendimi sana affettirmek için 2 hediye yolluyorum aşağı, umarım beğenirsin.
paketi açıcak elin, parmağın olmadığı için hediyeni ben kendim açıp yolladım.
bi minoset ve 5 litre su aldım sana canım midem.

daha iyilerini hak ediyosun aslında ama yurt ortamında bunları bulabildim ancak.
hem bu saatten sonra başka yemek de yemicem, bu gece izinlisin. çık dışarı gez eğlen biraz. en çok senin ihtiyacın var buna.
umarım hediyeler yüzünü güldürmeye yeter.


sevgilerimle, biricik sahibin gökan





not: içerden mektubu okuyamıcaan için bi kağıda yazıp yedim. o beyaz, ince şeyi sindirme hemen. oku, öyle sindir.
gerçi selülozu sindiremezsin, direkt ince bağırsağa yolla sen, o bi yolunu bulup kurtulur.

oha tatil oldu mu şimdi?

bugünkü protez pratik vizesinin bitmesinden sonra teknik olarak bitmese de ben kendim için vizeleri bitirdim.
bi iletişim kaldı, onda da proje hazırlıcakmışız ama ne yapçaz daha bilgim bile yok, öğrenir yaparım. yapmasam da 0 alırım ne yani?

protezde dökümüm nerdeyse çıkmıcakmış, metalin akış yolundaki tıkanma yüzünden 1 günlük işim gidebilirdi. aha futrafını da koyayım.

ortada metalin akabileceği yol gitmiş. üstteki futrafta sağ taraftaki akış yolunun da yarısının olmaduğu görülebilir. yine de dişler tam çıktı.
çeneye de bi güzel uyumlayıp tipini güzelleştirip verdim. hocalarla konuşmalarımı yazcaktım, vazcaydım. eskisi kadar derslerle ve okulla alakalı yazmıcam.

he bi de bu gördüğünüz bildiğimiz köprü. hani bi diş olmayınca onun yerine yapılandan. onun altyapısı aslında, bunun üzerine porselen yığılıyo bi de, sonra hastaya takılıyo falan.
tabi alt taraflarda görünen 3 diş kalan kısımlardan ayrılıp bi güzel parlatılıyo. düğer kısımlar çöp. 
tamam sustum.



normalde soda sevmeyen ben bugün 2 soda içtim.
aromalı bişi içmeliyim, aromalı aromalı diye etrafta dolaşırken soda gördüm kantinde, oha içmeliyim işte bunu diyip karışık meyveli aldım. ne güzelmiş lan tadı.
öğleden sonra da şeftalilisini aldım. su yerine sabahtan beri soda içsem de geğiremedim ama.

bünyemin en büyük eksiği bu. geğiremiyorum. sağda solda millet gark gurk gidiyo, bende yok. 
anca yemekten sonra hıçkırırım. her yemekten sonra hıç hıç diye dolaşıyorum etrafta. artık sinir bozucu hale gelmeye başladı. her yemekten sonra hıç hıç ne lan bu!?




yarın muhmelen yurttan ayrılıp halamlarda kalmaya başlıcam. 1 hafta orda kalıp geriye kalan 1 haftalık final tatilini gebzede geçircem.
daha sonra finaller başlayınca da bi iki kere gebze-ankara arası gidip kalan zamanlarda da halamlarda kalarak bu dönemi bitirmeyi umut ediyorum.
evet, üstteki paragrafı ben de anlamadım.

pinti değil, tutumlu!

kendimi bildim bileli tutumlu bi insandım.
bebekken tek zararım bi bibloyu kırmaktı sadece, onun haricinde maddi hasarım olmadı. o zamanlardan belliymiş sanırım ilerde nası bi insan olucaam.


lise yıllarında tutumluluğum iyice arttı. mesela kantinden tost alınca yanına kola almaz, o 1 lirayı biriktirirdim. küçük bi miktar gibi görünse de biriktirdiğim 1 lira beni aldığım koladan daha mutlu ederdi.
finansal anlaşmalar yapardım ailemle. mesela bi gün yaptığımız konuşma:
g- şimdi ben okula servisle gitsem servise X lira verceksiniz di mi? (X= 75 olabilir)
a- evet
g- heh, o 75 lirayı servise verceenize bana verin, ben okula istediğim gibi gidip geleyim. istersem taksiyle, istersem minibüsle giderim. olur mu?
a- olsun bakalım.

bu şekilde servis paramı alıp kendi istediğim şekilde gittim okula. taksiyle değil tabi, minibüsle. sabah 5-10 dakika yürüyodum ama ay sonunda servise verceem paranın yarısından fazlası bana kalıyodu.


bazen para için pislikler de yaptım.
sınıf başkanlığı yaparken fotokopileri ben çektiriyodum. tek tek çekilirken bi fotokopi 25 kuruştu diyelim. toplu çekilince 20 kuruşa falan geliyodu.
ben herkesten sayfa başına 25 kuruş alır, kırtasiyede 20 kuruşa çektirirdim fotokopileri. bi gün itiraz gelince "tamam o zaman parayı bana vermeyin, gidin kendini çektirin" dedim itiraz edenlere, bi dahaki fotokopide bana yine sayfa başına 25 kuruş veriyolardı.


buna benzer bi olay ingilizce kitap fotokopisinde de olmuştu.
toplanan paradan 10 lira artmıştı, ben de hocanın yanına gidip "hocam ben bu parayı bütün sınıfa bölemem, 5 lira 5 lira paylaşalım aramızda" dedim. ağzıma sıçmıştı.


üniversitede böyle para biriktirme olaylarım olamadı. diş hekimliği eğitimi zaten bayağı bi masraflı, gelen para olduğu gibi malzemelere gitmeye başladı. biriktirmeyi geçtim, para yetiştiremiyodum artık.
ama bu sene yine eskiye döndüm.
nisan ayında bankaya gittim öğrenim kredimi çekmeye, mart + nisan ayının paraları duruyo hala bankada. kredi paraları ziraat bankasına yatar. yurt paramı ziraat bankasına yatan krediyi çekip yatırırım.
iş bankası hesabım da var, ona ailem para yolluyo. bi de oraya bakayım dedim, yurt paramı yatırcak kadar para var. ben de iş bankasından çekip o ayki yurt paramı yatırdım. daha sonradan param bitti diyip para istedim.

bu ziraatteki parayı tutmayı mayısta da sürdürdüm. yine iş bankasındaki paramı idareli bi biçimde kullandım. dışardan yemek söylemek yerine yemekhanede yedim bazen.

gebzeye gidince yanıma aile + dededen para alıp dönerim. yine yaptım, o parayı kullanıyorum 1 aydır, 1 ay daha idare eder.

7 haziranda yatan kredimi de çekip bankadaki parayı toptan aileye vermeyi düşünüyorum "aha size para biriktirdim" diye. alıcaam tepki az çok belli. tepki gösterceklerini biliyorum ama biriktirmeyi seviyorum arkadaşım. siz biriktirme deseniz de biriktircem ben.