30 Nisan 2011 Cumartesi

sabah erken kalkçam diye 9da yatmaya çalıştım, e haliyle olmadı.

birlikte gitçeem arkadaşım hırkanın noolduunu bilmiyo. kendisiyle naabıcam bi fikrim yok şu anda.
-hırka da al yanına
-hırka?
- -içses: sıçtık-

grip ilacı aradım yanıma almaya, bulamadım. bikaç gündür vitamin içip yapay da olsa vücut direncimi yükseltmeye çalışıyorum. sakatlanmaktan çok hasta olmaktan tırstım.
mayomu denedim banyoda. baktım ıslanınca pipiyi kabak gibi belli ediyo mu diye, etmiyomuş.
hala bel yeri kurumadı ama hayvanın. performansını beğenmedim.

bu gece ayrılığın kırkı çıkıyo. karalar bağlayıp helva yiyorum sabahtan beri. yurttaki insanları çaardım odaya mevlüt var diye, kimse gelmeyince bi kazan helvayla baş başa kaldım. içim dışım helva oldu, çişimi yaparken pıtır pıtır un düşüyo.
bi bidon da gül suyu almıştım, yapçak bi şey bulamayınca koridorda gördüğüm insanlara avuç avuç döküyorum.

29 Nisan 2011 Cuma

bugün götüm tutuştu mayom yok diye.
rafting listesinde mayo yoktu, ben de hiç umursamamıştım. ta ki bugün futraflarda insanları mayolarıyla görene dek. oha lan mayom yok diyip beraber gidiceem arkadaşıma mesaj yazdım mayoyla da gelebilirsin diye, şortla gelcekmiş.

internetten mayolara baktım. bakmaz olaydım.
hayır fiyatından falan değil, erkek mayosu yazınca cinsel yönelimi erkeklere olan insanlara hitap eden şeyler geliyo. hııı, oldu o zaman diyip kapattım o siteleri.
düzgün düzgün mayolara baktıktan sonra fiyat ortalamasının 60-70 falan olduunu gördüm. mnakoyyim buna para verceeme evden mayomu yollasınlar diye annemi aradım, yeni mayo al dedi.

ben de mayo aramaya çıktım dışarı. taa cebeci ziraat bankasının oraya kadar gittim, bulamadım, alt sokaktan geldim, yine yok. dükkanların %50'si araba galerisi, %30'u müzik aleti, %15'i bebek ve medikal, %5 de artık geriye ne kaldıysa.
neyse diyip kızılaya doğru yürüdüm. yoldayken dedim, şimdi kızılaydaki maazalarda paalı olur. ben ankamall'e gideyim, ordaki migrosun giyim kısmından ucuza bulurum. tam bu fikirle yürürken cebimdeki biber gazım geldi aklıma. biber gazı sokulmuyo alışveriş merkezlerine. hay sikeydim diyip fikir aramaya başladım ve tıdıım diye bi ışık yandı kafamda (evet, benim kafamdaki ışıklar tıdıım diye yanıyo. doğuştan). gazı şemsiyemin katlantılarının arasına sıkıştırcaktım.
metroya girince de beklerken kimsenin bakmadıı bi zamanı bulup araya sıkıştırıverdim, çıtçıtını da kapattım.
national geographic'te mi ne bi program vardı. kabusa dönen yolculuklar diye. millet uyuşturucu falan kaçırıyodu, onda hissettim kendimi. sonunda hepsi yakalanıyodu ama.

neyse akköprüye yaklaştıkça sırtımdaki terin yavaş yavaş akarak seksi baksırıma geldiğini hissediyodum. stres seviyem metrodan inince daha da arttı. alışveriş merkezinin kapısına geldiimde de şemsiyemi sıkı sıkı tutuyodum elimde. ağzım kurumuştu, kalbim pataküte pataküre atıyodu (evet, kalbim de böyle atıyo. yine doğuştan). aklıma program geldi, ordaki herkesin yakalandığını düşündüm. dedim gittiğin yol yol değil aslanım.

kapı şeklindeki dedektörden geçmeden derin bi nefes alıp şemsiyemi ve telefonumu yandaki kutumsu yere koydum. normalde hiç siklemeyen güvenliin iyilik yapıcaa tuttu, eşyalarımı eliyle vermeye çalıştı bana. ben kapıdan geçtim, güvenlik telefonla şemsiyeyi tuttu. şemsiyeyi tuttuğu yer biber gazınınn olduğu yerle aynı. aynı hizadan tuttu ama gaz bir parmak kadar yanında kaldı elin. acaba hissetti mi diye adamın suratına baktım, şemsiyeye baktı, ağzını açtı, hassiktir senin kaçakçılık neyine dedim içimden ve görevlinin lafı: "buyrun hoş geldiniz".
buna benzer rahatlamayı en son anatomiden geçtiğimi öğrenince yaşamıştım. tşekürediarm gibi anlaşılmıcak bi şey söylediğimi hatırlıyorum adama. o rahatlamadan bütün kaslarım gibi çene ve dilimdeki kaslar da etkilenmişti.

kazasız belsaız girince önce tuvalete gidip gazı cebime koydum, sonra migrosa doğru içimden şarkı söyleye söyleye yürümeye başladım. migrostan mayomu aldım ve ankamall ritüelimi yerine getirdim. dienara gidip kitap falan bakılır, ardından uykusuz alınıp börgır kinge geçilir. yine aynısını yaptım ve 1 saatten fazla bi süre oturup zaferimi kutladım. hatta 1 küçük boy pepsi de kazandım ama vodafonlu olmadıım için alamıcaktım. neyse siktiret hiçbişi keyfimi kaçıramaz diyip pattizlerimi yemeye devam ettim.


saat 6 için çamaşır makinesini kiralamıştım, 18:30 gibi yurda varıp çamaşırlarımı attım ve planlı programlı insan olmanın zevkiyle çılgına döndüm. hatta şu anda yıkandılar ve kurutma makinesine atılmayı bekliyo yavrucaklarım.

bi de toptan ağız bakımı yaptım. dişimi fırçalayıp balina spermi kullanılan diş ipimle aralarını temizledikten sonra ağız solüsyonumu denedim. böyle bok gibi nane tabı vardı lan. ilaç gibiydi aynı. bok gibi kokuttu yaa aazımı derken odadaki insana koklattım aazım nası kokuyo diye, "güzel kokuyomuş. nooldu lan kimi öpçen?" dedi, ehe :) dedim sadece.

28 Nisan 2011 Perşembe

raftinge arkadaş buldum. pazar günü beraber gidip bız gibi suda çırpıncaz.

7 mayısta da paintball var. diş hekimliği gidiyo, 20 lira. ona katılcaktım aslında ama düğünde yardırma halayı çekiyo olcam o tarihte.
düğün yüzünden gebzeye arkadaşla gelemiyorum, paintballa gidemiyorum. düğün tarihi bi hafta sonraya alınsa ne güzel olurdu halbuki.
neyse, kısıfmet

27 Nisan 2011 Çarşamba

pandoranın kutusu

tam bitiyo lan derken yine başladı. arada oha kalbim varmış diyorum.

özlüyorum lan bazen.
bikaç güne kadar tamam yea cherbourg aşamasına geldim, geçicek dedim, yanıldım.


eski ilişkim. aşamaları beirut şarkılarıyla anlatçam. postcards from italy gibi ehe ehe diye gülerek başlamıştı. gerçekten de ilişkinin başlarında en çok dinlediğim şarkı buydu. yaptığım her harekette X4 mutluluk bonusu alıyodum bunun sayesinde.


bikaç ay geçti, bratislava, a sunday smile kıvamındaydı ilişki. diğeri gibi değil, daha bi oturaklı şarkılar. a sunday smile geleceği gösteriyodu aslında. o zamanlar "a cemetery mile" kısmını " and a sunday mile" zannediyodum. gerçekten. ya da öyle duymak istiyodum. halbuki diyo orda kocaman cemetery diye ilişkinin gittiği yolu gösteriyodu.


ortalara geldiğimizde nantes, elephant gun, in the mausoleum esintileri vardı. ama nantes bu dönemdeki hakim havaydı. söz, melodi her şeyiyle. ayda bir görüştüğümüz zamanlar bile olmuştu. " Well it's been a long time, long time now. Since I've seen you smile" diye diye 1 ay geçiyodu. iyidi ama yine de. tekrar tekrar dinlemek istediğim şarkılar olmuştu bunlar.


orta-son aşamasında bi durağanlaşma göze çarpıyodu artık. göze daha fazla batmaya başlayan kusurlar kavgada göz çıkarcak boyutlara gelmişti. bu aşamaya da la llorona, venice, the penalty gibi durağan şarkılar gelebilir. hatta tüm march of zapotec albümü bu sürece uygun. bana göre beirutun en boktan albümü. ama ilişkinin en boktan zamanları değil. boktan önceki son osuruk.



son aşama. guyamas sonora, la banlieu, on a bayonet, fountains and tramways. dördünü arka arkaya dinlediğinizde 1 haftalık enerjiyi sömürürler. albüm bütünlüğü bozulmucak olsa ilk silincek şarkılar arasındalar (guyamas sonora melodiden kurtarır). değil tekrar dinlemek, şarkı geldiğinde değiştirmek istersiniz. bu sürece daha uygun şarkı bulamıyorum. tadında karamsar. bi anda sikmiyo, ama iç karartmaya yetiyo.


son aşamadan sonra nası olduysa araya scenic world girdi. hani hastada ölmeden önce bi iyileşme olur ya, onun gibi. son buluşma, gayet iyiydi. ertesi gün, hasta ölür.


tam o gün. a call to arms. ne olduğu belirsiz, dümdüz bi şey. ne olduğu anlaşılmıyo tam. ee nooldu şimdi diye kalıyosunuz bitince.


sonra surayla napoleon on the bellerophon, cherbourg. cherbourg tek başına bile yeter. sözlerini yazmıcam buraya, ama o dönemi tam olarak anlatan şarkı. napoleon da neymiş onun yanında.
en kötü zaman da yine cherbourg zamanı.

onun hemena ardından cliquot. cherbourg kadar karamsar değil. ama tüm bu şarkılar içinde en karamsar 2. şarkı. benim de heh, düzeliyorum dediğim zamanlar. bundan sonra the canals of our city aşaması gelir, eskiye dönerim artık derken bugün yanıldığım anladım.


ben olabilecek en kötüsü cherbourg+cliquot ikilisi zannederken unuttuğum bi şarkı vardı. the gulag orkestar. gidilebilcek en kötü yer. her ne kadar şarkıda "and i know it well" kısmı olsa da hiç inandırıcı değil. zaten şarkının kendisi ağıt. daha kötü bi şey yapabilirler mi acaba diye merak ediyorum. olmaz bence. bi şey gelmiyo şarkı hakkında aklıma doğru dürüst. düşünmeyi bile engelliyo.





2 hafta sonra mikrobiyoloji sınavı var mesela. ilişki hala devam ederken 1. vizesi vardı. sabaan 6:30unda telefonu çaldırıp kaldırmaya çalışırdı. nooldu diye sormuştum bikaç kere, gelen cevap kalk oldu hep. sebebi sonradan geldi "mikrobiyoloji çalışçaksın".
bu iyi niyete gökan ne cevap verir? "siktir git"
o sınavdan 80 almıştım. mikrobiyoloji gibi zor bi dersten almam mucize olan bi not. mikrobiyoloji çalışçaksın demişti ve yapmıştım.


telefondan, bilgisayardan her şeyi sildim. fotoğraf, vidyo, ses kaydı, metin, müzik ne varsa hepsi gitti. alınan dosyalarım, karşıdan yüklenenler, adını vermiş olduğum klasör silindi gitti. hem de del değil, shift+del. geri dönüşüm kutusuna atmadan direkt siler. metinleri son kez okudum sildim, müzikleri son kez dinledim sildim, fotoğraflara son kez baktım, sildim. telefonunu da silmiştim. pek hafızalı olmadığım için hatırlamıyorum. annemin, babamın numarasını da bilmem. bi kendiminkini bi de evin numarasını bilirim.
cliquot, cherbourg zamanlarında arıcaktım arıyamamıştım. bazen iyi oldu aramadığım diyodum ama sonra yine başlıyodu.
böyle gidicek ve en sonunda biticekti güya.
nah

sen bilgisayarı toptan tara, onunla alakalı her şeyi sil ama resimler klasörüne bakmak aklına gelmesin.
bugün öylesine o klasörü açtım ve the gulag orkestar çalıyodu artık bütün kasvetiyle. tam düzelicektim halbuki.

adını değiştircem o klasörün, çok daha uygun bi isim var: pandoranın kutusu.
bugün tedavi sınavında ya tam sıçtım, ya tam ortalıın mnakodum.

bi kavitem 10 üzerinden 10 alırken diğeri 5 alıyo. yapan aynı insan, kullandığı frez aynı frez. ama 2 katı not alıyorum birinden.
ya da bi dolgum mis kibin oluyo. polisaja bile gerek yok nerdeyse. öbüründeyse bi delik!
resmen delikli dolgu yaptım bugün.
dişle dolgu arasında açıklık var ince bi hat şeklinde. eğer aynı hatayı hastamda yapsam ve fark etmesem 4-5 ay sonra o diş tekrar çürür. ve en berbat çürük. hekim hatasından kaynaklanan sekonder çürük.

o aradan mikroorganizmalarımız fiti fiti girerler, ne tükrük ne de dil temizleyemez onları ordan. iyice içe doğru da girmiş olurlar. dolgu köke çok yakın bi yerde, hasta renklenmeyi fark etmezse o çürük kolayca pulpa kanalına gelir ve diş çekilir.
bi de en önemli diş, kanin.
çene yapısı bozulur, köşeli olması gereken yer yuvarlaklaşır ve dudak o bölgede içe doğru çöker.
dişin çekilmesi de zor olduğu için hasta ve hekim çekim sırasında bayaa bi uuraşır.
düşününce ben naaptım lan böyle diyorum. adamın hayatını kaydırdım.
vicdan azabı duyuyorum şu anda.


zaten tedavideki düşüşüm 2. dönemle beraber başlamıştı. önce dolguyu bol bol koyup taşkın restorasyonlarım oldu hep. asistanlar ilk işiniz ya, ondandır dedi.
yanlış aletlerle yanlış malzemeleri karıştırdım, dolgum gri gri oldu.
komşu masadaki insana yanlış şey tarif edip işini batırdım.
sınav dişim 2 kere olmadı, 3. yapışımda kabul edildi anca. bi de gittiimde hoca "sen en iyi öğrencilerimizdensin, doğru gömmüşündür dişleri" demişti. halbuki 3.de doğru gömebilmiştim anca.
sınavda da derin açılması gereken bi kaviteyi orta-derin açtım. beni çok seven profesörüm bile sen derin kaviteyi bilmiyo musun dedi. halbuki kadının en beğendiği dişler benimkilerdi bi zamanlar.


resmen çöküşteyim tedavide.

26 Nisan 2011 Salı

26 nisan 1986.
çernobil felaketinin üzerinden 25 yıl geçmiş. vay canısını.


dexterın 1. sezonu bitti. her bölüm sonunda "burda bırakırsanız allassızsınız olum demekten bıktım"

yarın lab sınavı var ve ben kanin bulmanın huzurunu yaşıyorum. sınıfta resmen kanin kıtlığı var. kimse bulamıyo köpek dişini.
mantıklı da. en önemli dişlerden biri ve kimse çektirmiyo. diğer dişler total protez yapımı için sağlamken çekilebilir. ama total için kanin çekilmez pek fazla. çünkü en sağlam diş ve yeri tam köşede. her tarafa desteklik sağlayabilir. çekilmesi için anca periodontal rahatsızlık gerekir ki o da çok zor bi şey.
ben buldum, rahatım.
tekrar kanin isterlerse üst çeneden kalmadı. 3 tane alt var ama üst siksen bulunmuyo. o yüzden yine diş toplamaya başladık.

cem yılmazın gösterisine gidecem.
şu saçma sapan soru-cevap olanı değil. bildiğin anıra anıra gülünen.
heyecan yaptım.

düğünleri hiç sevmesem de düğüne gitmek için arkadaş sattım. tam satma sayılmaz aslında. beleş yemek var ve eelenceli olcak gibi. yaşlılar falan yokmuş.
aslında ben başka bi zaman gitçektim gebzeye, ex yol arkadaşımla derste 15 saniye içinde beraber gitmeye karar vermiştik.
g- sıkıldım lan
x- ben de. eve gidesim var
g- benim de. hadi perşembe gidelim
x- olur. saat 17:30?
g- tamam

işte bu kadar.
olmadı gerçi.

23 Nisan 2011 Cumartesi

sosyalleşme çalışmalarıma hız vererek film çekimine katıldım bugün. oyuncu olarak değil ama, izleyici ve yemek yiyici olarak. bi de odtü olduğu için gittim.
amacım bunlar olsa da minik bi yerde gözüktüm sanırım. 'neşeli sahne'de arkada mohabbet eden insanlardan biriydim. hatta role fazla kaptırıp adamla bayaa bi muhabbet ettik.

paraşüt fikrinden tamamen vazcaydım. hacettepeden bi öğrenci denize çakılmış yedek paraşüt açılmayınca. sanırım bizim yurttaki kızlardan biri. paraşütü katlarken görüyodum kendilerini, haberlerde de görmüş oldum.

bet sesimle karaoke de yaptım. hatta karaoke battleda ipi göğüsleyen taraf bile oldum. tonu tuttur yeter, sesinin güzel olması bişiy deiştirmiyo.

guitar heroyu indirdim. gidip gitarına 100 lira vermiceem için klavyeyle oynuyorum kendilerini. bazen oynamayı bırakıp sadece şarkıyı açıp dinliyorum, o bile yetiyo. mis kibin şarkılar var. biraz daha ilerleyince system of a downdan byob var. normalde dinlerken iyi ama oyunda çalarken çok pis nota değişçek ve muhtemelen çalamıcam.

odtü ne biçim güzel okul lan. her 50 m²'ye bi aktivite düşüyo. resmen insanın sosyal olası geliyo.
bizse okulda sosyalliğimizi 60 yaşında protez yaptırmaya gelen teyzelerimizin romatizmaları hakkında konuşarak yaşıyoruz. onun haricinde piknik falan var. ne bicim eğlenceli di mi.

bi de karaokede hiç beirut şarkısı yok. halbuki ben aazımı yaya yaya eınberllliiiğıığiiğıın ısssoaglıııiiıındı moorninlaaayyt demek istiyodum. olmadı. onun yerine hayvan gibi beeybi beybi beeyni oooulayk diye baardım.

21 Nisan 2011 Perşembe

okulumuzun sınavları mis gibi yaymasıyla 2 haftalık rahatlama sürecine girdim. senenin bütün sınavları belirli aralıklarla yerleştirilmiş, ne aşırı sıkıyolar ne de aşırı rahat bırakıyolar. en yakın sınava tam 14 gün var şu anda.

bu 2 haftada 3,5 sezonluk dizi, 18 dvd (on tanesi bok gibi astronomi ve uzay, sekizi dünya atlası adı altında süfer bişi) ve 7 film izlenmeyi bekliyo.
aslında oturup film seyretmekten daha hoş aktiviteler de var. hatta birini yapçaktım, olmadı. hem deişiklik olsun, hem de eeleneyim biraz diye raftinge gidip buz gibi suda debelencektim ama katılımcı eksikliğinden (toplamda 6 malmışız) iptal edildi program. halbuki soğuk suda pipim bamya kadar oluncaya kadar bekleyip ardından tilivili tilivili oynucaktım kendisiyle. oynayamıcam.
zaten zayıf insanlar (buyrun benim) kask+neoplanla süpriz yumurtaya benziyolarmış. bu bile üzüntümü azaltmaya yetmedi aslında. razıydım lan ben.

başka hangi aktiviteleri yapabilceemi düşündüm ben de, baktım internetten.

doğa yürüyüşü: emekli işi
kamp: böcek vardır
dalış: uzun sürüyo
dağ tırmanışı: uzun sürüyo
paraşüt: eğitimi falan var, sıkılır bırakırım. bi de ölüm riski diğerlerinden fazla
bungee jumping: balıklama atlama özürlüyüm. dümdüz atlayıp belimi çıtırt diye kırarım. sonrasında sakral 2,3,4 sinirlerim zarar görürse pipim işlevsiz kalır.

yapabilceem bi aktivite yok. o yüzden ben yine film seeredeyim. en temizi

20 Nisan 2011 Çarşamba

yurdun çamaşırhanesindeki makinenin mnakodum geldim.

sabah 10 civarı 3 numaralı makineyi akşam 6 için kiraladım. saatim geldi, indim aşşaa elimde çamaşırlarımla. çamaşırlar bayağı bi ağır ama. torba elimden falan kayıyo. acaba sığar mı lan bunlar dedim, sonra dedim makineler büyük, sığar.

neyse indim, gittim makineme. oha, çük gibi tamburu var. minnacık lan. çamaşırlarımın yarısını koydum, doldu. kalan yarısını ittire ittire tıktım içine, kapıya da abandım, kapattım.
normalin 2 katı çamaşır koydum diye deterjanı da yumuşatıcıyı da bol bol koyup çalıştırdım.
lan bi milletin çamaşırlarına bakıyom lambur lumbur dönüyo makinenin içinde, bi de benimkine bakıyom ıııııaah diye 1 dakkada 1 tur atıyo. 5 dakkada ıslanmadı zaten içindekiler. hala kuru yerleri vardı.

sanırım beceremedim.

(bi dahakine 1 ya da 4 numarayı alcam. onlar uzay mekiği gibi deişik bişiy. 2,3,7 çük olanları. 5 ve 6 da ne mekik gibi, ne de çük gibi, ortada. ekranı falan var, tambur büyük)

18 Nisan 2011 Pazartesi


rubik küpünü 3 dakika 36 saniye de çözerek kendi rekorumu kırdım.
dünya rekorunu 3 dakika 29,5 saniyeyle kaçırdım. biraz daha hızlı yapsam geçerdim belki

15 Nisan 2011 Cuma

sabah 10 gibi uyanmama ve gün içinde hiç uyumamış olmama rağmen hala uykum gelmedi. 05:39 diyo lan. normalde camış gibi uyuma kapasitesine sahip olan bünyem sınav yaklaşınca daha çok uyuma ihtiyacı hissetmesi gerekirken gözümü açık tutmaya devam ediyo.

bünyemi skeyim.
hermafrodit miyim? hayır. o zaman istesem de kendi bünyemi skemem teknik olarak. he yassı solucan olsam tamam, olurdu ama insan türüne aitim.
en azından biçim olarak.
en sonunda can sıkıntısından yüzüme biber gazı sıktım. sonucuyla ilgili tek bi kelime söylücem.


sikti.

14 Nisan 2011 Perşembe

hay sikeydim

sen kalk yıllar sonra ödev yap, özenle yazdığın sayfalarca istatistik, hesap, ortalama hepsi sikindirik bi japon yapıştırıcısı yüzünden bok olsun.

bütün her şeyi bitirdim, tek kalan bi sayfadaki tabloyu kesip ödevin ilk sayfasına yapıştırmaktı. tablomu kestim, altına gazete koydum, ters çevirip yapıştırıcıyı (japon olur kendileri) sürmeye başladım tabloya. yayıldıkça kağıt şeffaflaşmaya başladı. neyse farketmez diyip köşesinden tutup çektim tabloyu. ama gelmedi.
mal yapıştırıcı (japon) kağıdı geçip gazeteye ulaşmış, iki kağıdı birbirine yapıştırmıştı. saatlerce süren ödev sonrasında gelen yapışmanın ardından amına koyayım haykırışım konyadan duyulmuştur herhalde. camlar falan kırılcaktı sesimden çünkü.

zaten sabahtan 3 frezim gitti, 4 diske 20 lira verdim diye sinirim bozuktu, iyice sıçtı bu olay.
elim pipime yapışaydı da o kağıtlar yapışmasaydı birbirine.

13 Nisan 2011 Çarşamba

tabi bazen kurallara da uymak lazım

bugün tedavi labında mallığımı en yüksek seviyeye çıkardım. kompozit dolguyu (çürük tedavisinde kullanılan beyaz dolgu) parlatma işlemi yapçaktık bugün.
normalde bu işlem için beyaz taş denilen, o dönen aletin ucuna takılan minik bi frez kullanılır. ama protez labından biliyorum ki yeşil taş, pembe taş, lastikler bunların hepsi kullanıldıkça aşınır. bu mantıkla gidersek beyaz taşın da aşınması gerekir. ama diş kesmede kullanılan çelik ve elmaz frezler kolay kolay aşınmaz.
süper zeki insan ben de dedim ki, lan fazlalıkları beyaz taşla almaktansa çelik frez kullanayım, 2,5 liralık taş aşınmasın.

başladım çelik frezle dolgunun fazlalıklarını almaya. başta dolguyu aşındırıp fazlalıklarını alsa da daha sonradan frez olduğu yerde dönmeye başladı. hiçbi aşındırma yapmıyodu. motoru durdurup freze baktım, çelik dişlerin hepsi aşınmış, dümdüz olmuştu. içimden hassiktir çekip (yeni almıştım lan o frezi, 6 ay falan kullancaktım) çelik frezden daha etkili olan elmas freze geçtim. bu arkadaş da başta aşındırdı, ve sonra yine aynısı oldu. frez olduğu yerde döndü hiçbi aşındırma yapmadan. elmas da çöp olmuştu artık. (elması da yeni almıştım)
hocaların dayanıksız, çabuk aşınıp kırılır diye bok attığı kompozit dolgu bi elmas, bi çelik frezimi sikip atmıştı resmen.

ben de amalgam dolguyu aşındırmada kullanılan çok bıçaklı frezi kullanmaya karar verdim. amalgam dolgu gri olan. beyaz dolguya göre daha dayanıklı ağız içinde.
frezi motora takıp pedala bastım, sinirle abandım dolguya. 5-6 saniye dolguyu düzeltse de daha sonradan gri gri izler bıraktı dolgunun üzerinde. durdurup baktım freze, bütün bıçaklar dümdüz olmuştu. onlarca amalgamı adam eden çok bıçaklı frezim siktirboktan kompoziti aşındıramayıp kullanılamaz duruma gelmişti.

kalan frezlerime baktım, daha etkilisini bulamayınca aslında kullanılması gereken beyaz taşı kullanmaya karar verdim. taş dokunduğu dolguyu düzeltiyodu. aşındırması elmas, çelik, çok bıçaklılardan kat kat daha iyiydi. ve diğer taşlar gibi bitmiyodu.
dersin başında kendisi aşınıp biter diye kullanmaya kıyamadığım beyaz taş 1 saat dolgu aşındırmanın ardından bile sapasağlam duruyodu.

2,5 liralık beyaz taş bitmesin diye 2 liralık çelik, 2,5 liralık elmas ve 2,5 liralık çok bıçaklı frezimi bok ettim. bi daha teorik bilgi neyse onu uygulucam. boşu boşuna 7 liralık frezim gitti.


bi de 20 liraya minnacık polisaj takımı aldırdılar. bi tane 2 cmlik çelik çubuk, 4 tane 5 kuruş çapında incecik aşındırma diski için 20 lira para toplandı, sinir bastı. ilerde bana indirim yap diyen hastam olursa adam tutup vurdurtçam. harcadığım paranın 3 katını çıkarana kadar indirim yok.

11 Nisan 2011 Pazartesi

hayvan gibi ezberden sonra başımın ağrısını pipimde hissedebiliyorum. 19 sayfa daha var ama uyucam, uyku önemli.
zaten kalan sayfalarda 5-6 soru var. sayfa başına 20+ soru düşen bölüm bitince iyi oldu.


ölücem sanırım

biyokimya

yarın biyokimya sınavı var ve ben çıkmış soruları bitirdim zannederken daha bissürük olduklarını fark ettim.
her sayfada ortalama 10 soru var. 80 sayfada 800 soru falan ediyo. bunların yaklaşık 500 tanesi ilk vize sorusu ve ben daha 150 taneye falan baktım. kolay kolay diye küçümsediğim bi dersten daha sıçmanın eşiğindeyim (diğerleri için bkz: amaaan protez kolay yeaaa bkz: fizyo en kolay dersimiz hoho -ikisinden de kalmıştım-).
en azından anatomiden iyi. zamanında anatomide 40 soru içinden çıkçak 2-3 soru için 1500 soru ezberlemiştim. kalan 45+ soru için de üstün anatomi bilgime başvurduyum.


son olarak biyokimya için gelsin baalım

6 Nisan 2011 Çarşamba

mikrobiyolojiyi sevelim

giardia lamblia protozoası sayesinde mikrobiyolojiyi sevdim. şunun tipine bak lan



mutlu giardia grubu







dehşete düşmüş giardia













sinsi giardia










çığlık giardia








meraklı giardia









ayıp şeyler yapan giardia






böyle iyi de, bu protozoa daha bilinmezken mikroskopta görsem altıma ederdim yalnız. o ne lan insan gibi

5 Nisan 2011 Salı

yurttaki kat temizlikçimiz babasının dişini deldirmeye çalışıyo bana.
bi gün tuvaletten çıktım, karşımda adam. ben adamdan çok dağınıksın, müdüriyete şikayet ederim bak! türü şeyler beklerken cebinden bi diş çıkardı. delebilir misin bu dişi dedi. normalde cebinde dişle dolaşıp bana deldirmeye çalışan insanlarla pek karılaşmadığımdan afalladım biraz. olur delerim diyip niye deldirceeni sordum, babasının dişiymiş. salı gel odaya, 30 saniyede deleriz dedim adam hala yok.
her gördüğünde salı geliyom salı geliyom diyodu, salı oldu gelmedi. öğlen gördüm hatta, bibuçuktan sonra gelcem diyip yemeğe gitti. zehirlendi mi ne olduysa artık yok ortalarda.


burger king göt lan.
yemeksepetinden steakhouse menü istedim, 12 liraydı. geçen gün börgır kingin kendisinde yedim, 10,75.
gönderim ücreti dicem yemeksepetinde gönderim ücreti yok. ankarada 12, istanbulda 10,75 gibi bi mallık yapçaklarını da sanmıyorum. amaaan neyse, ucuza yidim işte mis gibi.

gerçi yerken can güvenliğim yoktu. kadıköy sahilde toplanan bdpli grup yukarı doğru yürüyüp önüne gelen tükkana saldırcak diye tırstım.
sonra bodrum katında kafemsi bi yerde bi 50lik bira içip 4 saat oyun oynama mallığı gerçekleşti. risk, monopoly, zaga (o ne lan), trivial pursuit, scrabble'ın hamuagoduk. hatta damla riskin sarı süvarisini çaldı.
trivial pursuitta 4-0lık üstünlüğümle kültürümü konuşturdum. adam olun.


yarın lab var lan.