26 Ağustos 2010 Perşembe

alkol komasına girdi. gerizekalı.

böcekleri vurarak öldüremiyorum. bu akşam odamda doşanan böcek de bu fırsattan yararlanarak babasının çiftliği gibi dolaşıyodu odamda.

ne zamana kadar?
ben elime alkol şişesini alıp kafasına kafasına alkol dökene kadar. ama gerizekalı beklediğimden hızlı çıktı, dökülen galonlarca alkolün ardından hiç hoş olmayan bi el hareketi çekip sktir lan mesajını verdikten sonra dolaşmaya başladı yine.

elimdeki büyük gücün farkında olduğum için ben daha da üzerine gittim, hem hakaret de vardı ortada. alkolün kapaanı alkolledim(?), böceğin üzerine attım kapaa. hani su şişeleri var ya, onların kapaklarından. ilk denemede böcek kapaan altında kaldı. bikaç dakika soora kapaa ürkekçe kaldırdım.
sonuçta bi anda dev bi yaratığın çıkıp ggrröööaaarr diye kafamı ısırma ihtimali vardı. ama yok, böcek kafasını yukarı kaldırmış, yamuk bi şekilde duruyodu. önce kafayı buldu mu lan bu diye bikaç üflesem de daha sooradan öldüğüne karar verip elime tutamadığım için yataamla duvar arasındaki boşluğa doğru üfleyip attım oraya.




dene bunu: sigara böreğinin içine peynir yerine ezilmiş ya da minik minik doğranmış badem koy. dünyayı sevmek için bir neden daha...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

6 kısa öykü

başarısızlık öyküsü:
bir haftadan beri uykumu düzene sokmaya çalışıyorum. aslında uykum düzende, benim istediğim düzeni değiştirmek (gominis oldum). beceremedim ama deiştirmeyi.

hergün 4 civarı yatıp saatler ikiyi gösterirken kalkmak hoş bi duygu değil. bu yüzden dün akşam anneme beni saat onda kaldırması yönünde ricada bulundum, kabul gördü isteğim.
ama ne yazık ki bu kadarla sınırlıydı. kabul gördü ancak uygulamaya konmadı. on buçukta kendi imkanlarımla kalktım.

göğya bi daha uyumucakken öölen saat oniki falanken mal gibi uyumuşum. bir buçukta kalkınca olayların ciddiyetini kavradım. ortadaki en ciddi mesele karnımın aç olmasıydı. zaten kavradığım da buydu.

saat gece 2 ve ben hala uyumadım.




başarı öyküsü: kulaklığımın ayrılan yerini japon yapıştırıcısıyla yapıştırdım.

bilimsel kariyer öyküsü: karanfilin suyuna mürekkep kattım, 3 günden beri renginde bi deişiklik olmadı.

diş hekimliği kariyeri öyküsü: tıbbi biyolojiye hiç çalışasım gelmiyo. kariyerim daha başlamadan uzama tehlikesi altında. 22 kişinin içinden ebesinin bi yerini tersten görme şansı yakalayanların arasına girmek istemiyorum.

aynı zamanda 2 yere kavanoz bırakıldı. milletten diş topluyorum. dişinizi çektirirseniz yastığınızın altına koymayın hediye falan gelmez, bi postaya koyup bana yollayın. ihtiyacım var.

aşçılık kariyeri öyküsü: milföy hamuruyla elmalı kurabiye yaptım. değişik şekiller versem de hamur mal gibi olduğundan kabarmadı ve ilerde kabarcaanı düşünerek verdiğim şekiller öylece kaldı.

mini fırıncılık kariyeri öyküsü: pide aldım.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

8 nükleer santrale sahip ordu





iranın nükleer santralinin açılışını resmen yapması, kuzey amerika ve avrupa kıtalarından yükselen sesler, iranın israili tehdit edip santralini korumaya çalışması...

dünyada bi ülke daha nükleer enerji santraline sahip oldu. abd durumdan hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirmekten çekinmiyor. ben de abdye karşı hoşnutsuzluumu dile getiricem.

ulan gerizekalı, yüzden fazla nükleer enerji santraline sahipsin. hatta bunu bırak sadece orudunun 8 tane nükleer santrali varken bu nası bi tedirginliktir?

soğuk savaş yıllarında üretip dağıttığın silahları daha sonra topladıktan sonra bile o ülkelerde dünyayı cehenneme çevirmeye yetecek silah bırakmışken ne tedirginliği?

hidrojen bombası patlatarak "bak akıllı olun götünüzde patlatmayı da bilirim" tavrından sonra dünyanın duyduğu tedirginliğin yanında seninki nası bi tedirginlik acaba?

vietmanda kullandığın kimyasal silahlardan, ortadoğudaki radyoaktif toplarından sonra bi de bu açıklamayı yapıyosun.

ulan mal, dünya için tehdit olarak gördüğünü söylüyosun. atladığın nokta yalnızca kendi ülkeni dünya olarak görmen. gerçek dünyada senin dünyanın tedirginliği var öküz. adamı durup dururken sinir ettin burda.

ne kadar nükleer savunucusu olsam da nükleer enerjinin yanındayım, nükleer silahın değil. dünyada savaşın bitmeyeceğini de biliyorum. ama en azından onu adil bir şekilde yürütebilelim. sırf daha fazlasını elde etmek için insanlıktan çıkmanın alemi yok. aslında insanlıktan çıkmanızın sınırı da yok. kusturucu gazlarla sinir gazlarını karıştırıp düşmanı adice öldürmeye çalışan, sırf kendi ırkından değil diye milyonlarca türdaşını katleden, kendine zarar veremeyecek bireyleri bile ortadan kaldırmaya çalışan başka bir tür yok dünyada insandan başka. aslında bu yüzden insanlıktan çıkıyorsunuz lafı yanlış. daha da insanlaşıyorsunuz.

17 Ağustos 2010 Salı

soora çocukları niye sevmiyon oluyo!

peki sizin çocukları saat 03:00 sularında ağlamaya başlayıp tam olarak 05:04 saatinde susan komşularınız olsa siz naabardınız? nası seveyim lan ben şimdi çocuu?
gerizekalı ağlamaya başladı, önce takmadım. sonra manyak gibi böğürmeye falan başladı. dedim bahçeye bebek bırakıp kaçmış olmasınlar? pencereden baktım ama görünürde yoktu kimse.

emeen boşver diyip gece 2 gibi yediğim makarna midemde hiç hoş şeyler yapmayınca mutfaa bişiyler yemeye gittim. sokaktan gelen çatal bıçak seslerinden sahur olduğunu anladım, ışığı kapatıp görünmezlik zırhıma büründüm ve yanmayan ışıklara sahip her bi daireyi not aldım. yarın gidip niye oruç tutmuyonuz ey müminler demeyi düşünüyorum.

lan küçük çocuklara çocuk orucu falan tutturun bişiy yapın. zaten sıcak, bi de bu organizmaların sürekli yemesi lazım bedenen ve zihnen gelişmesi için. onlar farkında bile olmadan kendinizin tayin ettiği dinin inançlarını da onlara en uygun şekilde değiştirin. tamam televizyonlarda yararlı mararlı diyolar ama çocuk lan bu daha. 10 yaşındaki çocuğa ne detoksu?

çocuğa geri dönecek olursak. gerizekalı velet ağlamaya devam ederken annesinden çok deişik bi susturma yöntemi geldi. hadi aşşaa tükürelim dedi çocuuna. şahsen ben de öyle sorunlu yetiştirilsem ben de bütün gece ağlardım. soora tükürmeye başladılar deli gibi. salak çocuk tüküremiyo ama annesi okkalı tükürüyo. barajın yanına koysan istanbulun 2 günlük su ihtiyacını karşılar. bi ara beraber tükürdüler galiba annesi manyak gibi nası da beraber tükürdük diye sevindi. acıdım lan şimdi çocua.

13 Ağustos 2010 Cuma

ayıramıyorum lan resmen

üst 1. küçük azının sağ ve solunu ayıramıyorum birbirinden.
resmen sinirim bozuldu lan. öküz öküz bakıyorum dişlere. hayır aynı değiller birbirinden ama kitaba göre baktıımda saçma oluyo.

mesela önden görünüşü var, ona göre bi diş sola uyuyo mesela. daha sooradan yandan görünüş var, ona göre de sağ diş.
bi de bikaç takımı karıştırdıım için 4 tane üst 1. küçük azı var. hiçbirini ayıramıyorum, sinir basıyo.
hayır ayrı bi sinir olduum nokta var, 4 tane üst k. azı varken bi tane bile üst köpek dişi yok. dişi elime almadan çalışamıyorum arkadaşım. kendi dişimden de bakamıyorum, benim dişler mal biraz. standartlara uymuyo.

protezden bırakırken ne kadar haklı olduklarını görmüş olduk böylece. bu mal sağı solu ayıramaz, bırakalım ne hali varsa görsün dediler muhtemelen. sonuç olarak bıraktılar da zaten.

7 Ağustos 2010 Cumartesi

piraye

ilk defa 2 günde roman bitirdim lan.
bana göre çok kısa bi sürede bitirmemin ana karakterlerin diş hekimi olmasıyla bi alakası yok. kitaba bağlandığım nokta her sayfada pirayenin çektiği acılardan mutlu olmamdı. onun düştüğü kötü durumlarda deli bi mutluluk duydum.
her satırda başına bişiy gelsin istedim. her yaprak çevirişte aazına sçayım piraye dedim.

kapağı da huzur dolu kapattım.
kitabın sonunda ömere nooldu bilmiyorum. ama en çok onun mutlu olmasını istedim, bahsedilmedi. daha sonra da arifin ve asistanın mutlulunu isterdim.

aazına sçayım piraye...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

ilk defa bi yaz tatilinde bu kadar gezdim lan.
hatta daha da güneye inicektik, bi tekne turu için ta 2 saat yol gitmeyelim dedim, didimde çıktık tura.
gitsek de olurdu. akçaya bi gün geç gelirdik belki. bildiin tatil yeri akçay, ama gelmek istemiyorum. pislik bi insan olduumdan sevemedim akçayı.

özellikle denizinden nefret ediyorum. denizin içinde bulunma sürem 5 dakika bile yoktur. su acayip souk olunca hadi ben üşüdüm diyip çıkıyorum. diğer zamanlarda da kumda oturmaktansa botumda sahili izliyorum miyop gözlerimle.

bi de kordonu çok kalabalık. mümkünse en yakın insanın bana 2 mt uzakta olduğu yerleri seviyorum.


lan, didim dönüşü efese gittik.
antik yunan ve roma cumhuriyeti-imparatorluğu dönemlerine olan hayranlıım dolayısıyla bir yıldır içimde sakladıım enerjiyi kullandım. o taşlara ölürüm ben diyebilirdim. ama bazı heykellerin asıllarının başka müzelerde olması moralimi bozdu. hele kütüpaanenin önündeki 4 heykele çok üzüldüm. asılları avusturyadaymış. zaten kaşifler de avusturyalı. mnızagoyim.
düşünsene lan, insanlar yaşıyodu bi zamanlar öyle yerlerde. bööle mermer mermer yapılar, deişik giyimli insanlar falan.


sabah arabanın sol arka tekeri inmiş. ilk önce yolda hunharca (ve aynı zamanda malca) üzerinden geçtiğim pet şişeden olduunu düşündüm ama çivi girmiş. dedim ben yoldayken soldan ses geliyo diye, dinleyen olmadı. yedek lastiği takma ve lastikçiye gitme işlemlerinde üzerimde bembeyaz tişörtüm vardı. bildiğin malım. leş gibi oldu.
ama harbi harbi beyaz tişörtleri çok seviyom lan.